Koşu: Özgürlüğe, Sağlığa ve İç Huzura Doğru Bir Yolculuk mu?

Yazar tarafından görsel
Kapadokya Ultra 63 kilometre 2 defa
Uludağ Ultra 30 kilometre 2 defa
Dağyenice Ultra 35 kilometre
Bu satırları yazdığım gün Uludağ Ultra 66 kilometre yarışına gözümü dikeli çok olmuştu. Peki neden? Acaba psikopat mıyım yoksa kafamda eksik bir tahta mı var? Bilmem, olabilir.
Bir sorunun cevabını aradığım, keyif alacağınızı düşündüğüm samimi bir yazıya daha hoş geldiniz. “Neden koşuyorum?” sorusu için ne yazık ki kısa bir cevap yok, aslında tek bir cevap da yok.. Of! Kafamın içinde yemin ediyorum şu anda Fadime’nin düğünü var ya… Nereden, nasıl başlasam ki? Hadi koşuya nasıl başladığıma bir bakalım.
Koşuya Başlayışım
Aslında hepimiz ilkokuldan antrenmanlı koşucularız. Teneffüs zili çaldığında hangimiz ipini koparmış gibi okulun bahçesine akın etmedik; bir plastik şişeyi eciş bücüş yapıp sonra onunla top gibi oynamadık; birbirimizin silgisini, kalemini çalıp kaçmadık ki? Tamam tamam, çok felsefik girdim, o kadar da eski değil.
Aman Allah’ım! Lisede bayrak yarışına katıldığımı bile unutmuşum! Geçen, liseden bir arkadaşımla otururken… Dur dur, orası da değil, biraz daha günümüze geliyorum.
Yıl 2017… Hayatımın sürekli sorguladığım; biraz yalnız, boş ve amaçsız olduğunu hissettiğim; nereye gideceğimi, ne yaptığımı pek bilmediğim bir dönemiydi. Üniversite biteli 1,5 sene olmuştu. Çiçeği burnunda bir Android geliştiriciydim. Bu mesleği yapabiliyor muydum? İyi miydim, kötü müydüm? Çevremdeki herkesin benden bambaşka beklentileri vardı. Elimden geleni yapıyor muydum… Bilmiyordum.
Tüm bu bilinmezliğin içinde bir şeyi çok iyi biliyordum: İnsanlarla iletişimde hiç iyi değildim. Gecenin bir yarısı, okyanusun ortasında, kapkaranlık sonsuzluk içinde, sanki pusulasız ve yapayalnız kalmış bir gemiydim. Çok kitap okurdum, hep iyi bir okur oldum, hâlâ da öyleyim ama kitaplar da derdime çare olmuyordu. Onlar bana bir şeyler katmak için elinden geleni yapsa da belki de ben almaya hazır değildim. İyi değildim.
İstanbul’da, Küçükçekmece Cennet Mahallesi’nde, canım Zeynep ablamla iyi–kötü geçinip kendi yağımızda kavruluyorduk. Evimizin garip bir bahçesi vardı: Bahçenin altı garaj olarak kullanılmak üzere tasarlanmıştı ama ne garaj olarak kullanılabiliyor ne de üstüne araba park edilebiliyor, ağaç dikilebiliyor, çiçek ekilebiliyordu… Beton ama üstüne toprak dökülmüş garip bir yerdi anlayacağınız. Olsundu, Şeker’le kopuşmalarımız için yetiyordu ya…

Yazar tarafından görsel
Şeker: Bembeyaz, şirin mi şirin, tatlı mı tatlı bir Rus Finosu. Küçük kafası ve uzun gövdesiyle yeğenim Efe’nin 3–4 yaşlarındayken adını verdiği, sonra da “Sosis köpeeek, hihihihihiii!” diye gülüp, dalga geçip eğlendiği güzel köpeğimiz. Koşuya başlama hikâyem, kendisini o bahçemsi de ve bazen de mahallenin telli basketbol sahasında koşturup, top oynatıp tuvaletini topladığım günlere uzanır.

Yazar tarafından görsel (Yeğenim ve Şeker)
“Hadi kızım!” deyip koşardım; o da peşimden, güzel kulakları sallana sallana, salyası kafasına ve gözüne bulaşa bulaşa, bir köpeğe göre hayli ufak olan patileri ve kısacık bacaklarıyla yarını yokmuşçasına koşardı. Bahçemsi nin sonuna gelince döner, birbirimize boş boş bakardık. Bu sefer o atılırdı, ben onun peşinden, arkamda atlı varmışçasına yapıştırırdım… Onunla bu anlamsız deparlarımız uzayıp giderken sebebini hiç bilmediğim bir şekilde, yorgunluğun, terin ve sonrasında aldığım duşun hoşuma gittiğini hissetmeye başladım.

Yazar tarafından görsel
Şeker her zaman o kadar çok koşmazdı. Tuvalet işleri bittikten sonra, bahçemsi nin bir kenarında oturup gözlerime boş boş bakmayı, havayı içine çekmeyi, uçan kuşları izlemeyi ve yanına gelen kelebekleri nazikçe (!) takip etmeyi severdi. Bunlar, onun dünyasında küçük bir oyundu, merakının ve doğayla olan bağının bir göstergesiydi. Dünyayı kendi gözlerinden keşfettiği, çevresindeki yaşamın ritmini hissettiği huzurlu zamanlardı.

Yazar tarafından görsel
Yorgunluk, ter ve duş keyfim yarım kalmasın diye, bazı günler o otururken ben bahçemsi de birkaç tur koşmaya başladım. Bir hafta 6 tur, baktım iyiyim 8 tur, 10, 12, 14… Pace(tempo), hız, koşu formu, hele hele de hâlâ tam tutturamadığım zone kavramlarından tamamen habersizdim. Şekerle koştuğumuz kadar hızlı da koşmazdım. Antrenmanlarım sırasında, hatırladığım kadarıyla süre tutar, bir turu 3–4 dakikada bitirmeye ve hedef tur sayımı hiç durmadan tamamlamaya çalışırdım. Spor haberlerindeki futbolcuların antrenman öncesi yavaş koşu hızlarından biraz daha hızlıydım. Şimdiki bilgime göre, jog’un biraz hızlısı, yani 6’30", 7’00" pace arası diyebilirim.
“Neden koşuyorum?” sorusunun cevaplarından birisi, gördüğünüz üzere yorgunluk, ter, duş üçlüsü. “Ne okuyorum ben ya?” diye düşünüyorsanız yazılarıma hoş geldiniz. Evet, haklısınız. Normal değilim.
“People think I’m crazy to put myself through such torture, though I would argue otherwise. Somewhere along the line we seem to have confused comfort with happiness. Dostoyevsky had it right: ‘Suffering is the sole origin of consciousness.’ Never are my senses more engaged than when the pain sets in. There is a magic in misery. Just ask any runner.”
― Dean Karnazes, Ultramarathon Man: Confessions of an All-Night Runner
2017’nin Ekim, Kasım aylarıydı. “İletişimimi nasıl geliştirebilirim?” diye düşünüp ona yönelik kitaplar okumaya; çevremdeki insanlara, aileme danışmaya; YouTube videoları kurcalamaya başladım. 2017’de tabii şimdiye göre çok daha az kaynak vardı ama pes etmedim. Zamanla çok daha iyi iletişim kurmaya başladım. İş yerinde farklı birimlerde bulunan, hiç birlikte çalışmadığım insanlarla selamlaşmaya, muhabbet etmeye başladım; onları daha yakından tanımaya çalıştım. Zamanla güzel arkadaşlıklar da kurdum. Hâlâ da yakın olduğum çok kıymetli dostlar edindim.
Photo by Priscilla Du Preez 🇨🇦 on Unsplash
Bir gün iş yerinde, öğle arasında arkadaşlarla muhabbet ederken aynı ekipte çalışmadığım bir iş arkadaşımın hobi olarak koştuğunu ve Paris’teki bir yarışa katılacağını öğrendim. Ona benim de koşmayı sevdiğimi söyledim. Hatırladığım kadarıyla, “Aaa, ne güzel! Nerede, kimlerle koşuyorsun?” diye sormuştu. Oturduğumuz evin 200x200 metrelik bahçesinde koştuğumdan bahsettim, sonra uzaklara daldım ve birden ağzımdan şu kelimelerin döküldüğünü duydum: “Koşarken gelen o özgürlük hissi… hoşuma gidiyor.”
Çok şaşırmıştım. O ana kadar bu hissin hiç farkında bile değildim. Özgürlük hissinden bahsettiğim an gözleri parlayan sevgili arkadaşım, “Sen niye yapayalnız bahçede turlar atıyorsun ki? Çok güzel koşu grupları var; gel salı akşamı seni çok sıcakkanlı, çok samimi ve iyi insanların olduğu bir koşu grubuna götüreyim,” dedi. “Tamam,” dedim.
Ertesi salı (22 Kasım’dı galiba) Runarchy’nin Şişhane rotasına gittik. Gerçekten de çok sıcakkanlı, egosuz, samimi, iyi niyetli…(sayısız güzel özelliklerini saymakla bitiremeyeceğim) insanlarla tanışmıştım. Runarchy koşu grubumuzun kaptanı Yasin Birinci’nin yıllar sonra evlendiğimde nikâh şahidim olması da buradaki insanlarla kurduğum güzel ve güçlü bağların bir göstergesi niteliğinde. Beni bu güzel insanlarla tanıştıran Kilometresiz kitabının yazarı Bahar Baltacı’ya buradan sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.
Evet, ikinci cevabım da o güzel, keyifli özgürlük hissi olsun. Hele hele arazi koşusuna çıkıp dağlar, tepeler, ormanlar, akarsular, kuşlar… görünce insan kendini daha da iyi hissediyor; içindeki tüm kaosu, stresi boşaltıp sıfırlanıyor.

Yazar tarafından görsel
Medium benim için samimi bir yuva, bu yüzden şimdi anlatacağım konudan ilk defa burada bahsedeceğim. Evet, şimdi yazacaklarımı yanlış hatırlamıyorsam daha önce kimseye anlatmadım. (Tabii ki bu çok gizli bir sır falan değil. Sadece insanların hakkımda nasıl düşüneceğini kestiremediğim için şu zamana dek dile getirmeye biraz çekindim.)Az önce bahsettiğim iş yerinde, uzun bir süre yan yana oturduğum bir iş arkadaşım, koşuya başlamadan önceki ve sonraki Alparslan’a şahitlik etmişti. Bana bir gün dedi ki: “Sen koşuya başladığından beri daha sakin, daha rahat ve daha eğlenceli bir insana dönüştün.”
Ne hissedeceğimi bilemedim. Bir yandan sevinmiş, diğer bir yandansa yerin dibine girmiştim. O an meşgul olduğum şeyi bırakıp ona döndüm ve önce samimiyetle özür diledim, sonrasındaysa bu çok değerli geri bildirim için teşekkür ettim.
Uzun uzun düşündüm. Neden öyle demişti? Mesela, birkaç ay önce bana “Sen geçimi zor bir insansın,” dense cümlenin tam anlamını yerine getirip geçimsizce “Yoo, herkes kendisine baksın,” cevabını verirdim, ablama sorabilirsiniz. Bunun yanında, aynı şey o an söylense özür dileyip istemeden sebep olduğum sorunu çözmek için elimden geleni yapacağıma emindim. Koşu sayesinde daha iyi bir versiyonuma ulaşmıştım.
Arkadaşımın yorumu aklımdan hiç çıkmadı. Hayatta mesafe kat ederken çevremde ne tür zararlara sebep olmuştum acaba?Böyle düşününce kendimden utandım ama değişimimi gözlemlemek beni mutlu da ediyordu. Bunu asla yaşayamadan, uzun yıllar daha geçirebilirdim.
Neden?
Koşuya nasıl başladığımdan yola çıkarak “Neden koşuyorum?” sorusuna birkaç cevap bulduk. Buna ek olarak takdir edeceğiniz üzere, bunu soran insanlara bu kadar uzun bir cevap verebilmem mümkün değil. Toparlamam gerekirse:
“My Mama always said you’ve got to put the past behind you before you can move on.” — Forrest Gump (Run Forrest Run)
Özgürlük hissi için,
Kalp sağlığımı iyileştirmek ve wellness için,
Beynimin iş esnasında çalışan bölümlerini dinlendirmek için,
İstanbul’un betonundan, egzozundan, ne idiği belirsiz kalabalığından… ormana, toprağa, doğaya kaçabilmek ve özümüze dönebilmek için,
Zihinsel berraklık kazanmak için (Koşu ânı, kafanızı tamamen boşaltıp, tek bir şey düşünüp karar vermeniz için çok uygun bir andır.),
Fiziksel dayanıklılığımı artırmak için,
Yürümenin sadece biraz hızlısı olarak en basit ve en ucuz hobi olduğu için,
Aylarca antrenman yapıp müthiş bir öz disiplinle (öz disiplin 2 yazıma da beklerim) hazırlandıktan sonra, bitiş çizgisinde hissettiğim çalıştığının karşılığını alma -yani başarı- hissi için,
Mütevazı, samimi, yarış esnasında parkurda yerde oturan, hiç tanımadığı ve tanışmayacağı başka bir koşucuya “Neyiniz var, yardım edebileceğim bir şey, bir ihtiyacınız var mı?” diye soran insanlığını kaybetmemiş, sağlam karakterli kitlesi için,
İçsel huzuruma ulaşmak için (Bu, ziyadesiyle derin bir konu. Başka bir yazıda anlatacağım),
Nefes aldığımı hissetmek için,
Kendimin daha iyi bir versiyonuna ulaşmak için,
Geride bırakmam gereken çok fazla şey olduğu için koşuyorum.

Yazar tarafından görsel
“Neden koşuyorsun?” sorusunu sorma yaklaşımınıza ve zihniyetinize göre bir veya birkaç cevap beğenip “Haaa, bundanmış,” diyerek ikna olabilirsiniz.
Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Kaynakça:
Sıkça Sorulan Sorular
▸Koşuya başlamanın arkasındaki asıl motivasyon ne olabilir?
Koşuya başlama motivasyonu çoğu zaman bilinçli bir karar değil, tesadüfi bir keşiftir. Yazara göre yorgunluk, ter ve sonrasında alınan duşun verdiği keyif, koşuya devam etmenin ilk somut nedeni olmuştur. Hayatın belirsizlik ve yalnızlık dönemlerinde bedeni harekete geçirmek, zihinsel bir çıkış yolu sunabilir.
▸Ultra koşular neden 'çılgınlık' değil, bilinçli bir tercih olarak görülür?
Dean Karnazes'in dediği gibi, konfor ile mutluluğu birbirine karıştırmak yaygın bir yanılgıdır. Ultra koşucular acıyı ve zorluğu bilinçliliğin ve farkındalığın kaynağı olarak görür. Kapadokya Ultra 63 km veya Uludağ Ultra 66 km gibi mesafeler, sınırları zorlamanın getirdiği derin tatmini temsil eder.
▸Koşu sosyal ilişkileri ve topluluk duygusunu nasıl etkiler?
Koşu, insanları ortak bir tutku etrafında bir araya getirerek güçlü bağlar kurulmasını sağlar. Yazar, koşu sayesinde iş yerinde hiç tanımadığı insanlarla arkadaşlık kurduğunu ve iletişim becerilerini geliştirdiğini aktarmaktadır. Koşu toplulukları, yalnızlık hissini azaltarak aidiyet duygusu yaratır.


