Düşünceli bir genç adamın yanında sosyal medya simgeleri (Instagram ve YouTube) olan çimen alanında duran çizim.

Resim ChatGPT tarafından üretildi, yüz değiştirme ise Remarker ile yapıldı.

Artık gerçekten hiçbir şey izlemek istemiyorum -ciddi anlamda. YouTube’u açıyorum; önerilen videoların başlıklarına bakıyorum ve iç çekiyorum…

“Ha, bu da şunun aynısı.”

“Yine mi clickbait?”

“Bu başlığı dün de görmüştüm.”

“Tüm beslenme alışkanlığımız bu videoyu izleyince değişecekmişmiş… Sen de mideni salatayla doldur diyeceksin.”

“Bir ürünü önce satın, sonra üretin… Lan, bu kaçıncı!”

Hadi, videoyu farklı birisi çekmiştir, belki farklı bir açıdan yaklaşmıştır diyorum; açıyorum. 15- 20 saniye bakıyorum ve tahmin ettiğim gibi çıkıyor.

Bir zamanlar beni güldüren, kafamı dağıtan o içerikler bile şimdi sadece tanıdık geliyor.

En eğlenceli kedi videoları bile birbirinin aynısı, sıkıcı. Aynı bakış, aynı müzik, aynı mizansen… Çoğu kurgu; kimisi montaj, kimisi de “yapay zekâ”…

Sosyal medyaya da giresim yok. Oldum olası kaydırıp duran tiplerden olmadım. Bunun neden yapıldığını da anlayabilmiş değilim.

Instagram’ı açıyorum: Ailem yakın arkadaşlarda ve favorilerde kayıtlı. Onların paylaşımlarına bakıyorum, beğeni atıyorum. Nerede, ne durumdalarmış öğreniyorum ve saniyeler içinde kapatıyorum.

Tiktok ile hiçbir alakam yok. Alttaki yazıda bahsettiğim gibi, Haluk Levent’in bir konserinde çekilmiş videomu indirebilmek için hesap açmıştım, o kadar.

Yine aynı filtreli yüzler, aynı mükemmel hayatlar, aynı pozlar… Sanki herkes tek bir kalıptan çıkmış gibi. Bu aralar keyif aldığım neredeyse hiçbir içerik kalmadı.

Hiçbir şey yeni gelmiyor.
Hiçbir şey beni şaşırtmıyor.
Hiçbir şey bana “Vay be!” dedirtmiyor ve bu beni düşündürüyor.

Sorun içerikte mi, algoritmalarda mı, yoksa bende mi?



Bu Youtube ve İnstagram'dan tiksinme Ruh Hali Herkeste Olur mu?

Hayır çünkü bazıları hâlâ fazla iyi olan algoritmaların büyüsünde; hâlâ sonsuz kaydırmalarda kaybolabiliyorlar.
Reels izlerken geçen yarım saatin farkında bile değiller.
Onlar için içerikler hâlâ “yeni”, hâlâ “eğlenceli”, hâlâ “şok edici” çünkü daha doymadılar.

Aslında mesele “eğlenmek” değil, mesele dopamin. Yani beynin “iyi hissettiren” o kısa patlamaları. Her yeni içerik, her kaydırma, her hızlı video o dopamin musluğunu biraz daha açıyor ve beyin, içeriğin kalitesine değil, etkisine bağımlı hâle geliyor. İçerik gerçekten iyi mi? Hayır ama hızlı, parlak ve kolay tüketilebilir. Yani dopaminlik.

İşte bu yüzden, aynı içeriği 20 kez görmüş biri hâlâ sıkılmayabilir çünkü onun beyni artık kalite değil, uyarılma arıyor.

Merak etme, bu da dopamin bağımlılığına ket vuran o “aynı” yazılardan değil. Ay, yemin ediyorum yine midem bulandı…

Yine de bu ruh hâli bir gün herkesi bulur çünkü aynı içerik bininci kez dönmeye başladığında…

Aynı mimik, aynı espri, aynı “daha önce görmedikleriniz”, “şu konuda bilmediğiniz x şey” başlığı…

S*ktirin gidin…

İnsanı ya içerikten soğutur ya da daha saçma, daha basit içeriklere yönlendirir. İşte orası daha da karanlık bir delik.

Eğer:

  • Başlıkları görüp içinden “Geç bunları,” diyorsan,

  • Aynı sahneyi üçüncü defa izliyormuş gibi hissediyorsan,

  • Bir içeriği izledikten sonra “Ben az önce neden bunu izledim?” diye soruyorsan…

Tebrikler! Sen de artık seçici bir zihinsin. Bu rahatsızlık, gelişmiş bir algının yan etkisi çünkü bu dünyada her şeye alışan biri, en çok kendine yabancılaşır.

Kimler Bunu Daha Çok Yaşıyor?

  • Algoritmaların nasıl çalıştığını bilenler, fark edenler,

  • İçeriklerin alt metinlerini görenler,

  • Daha önce gerçekten nitelikli içeriklerle beslenmiş, bilinçli insanlar,

  • Kendini geliştirmiş, düşünme ve analiz etme alışkanlığı olanlar,

  • Tüketim değil, üretim refleksiyle yaşayanlar,

  • Her tükettiğinden sonra “Bana ne kattı?” sorusunu soranlar,

  • Gerçek ilgiyle izlemekle, bağımlılıkla izlemek arasındaki farkı fark etmiş olanlar.

Bunlar tesadüfen yaşanmıyor. Bu tüke”t”mişlik hâli bir zayıflık değil, çoğu zaman bir farkındalık seviyesi. Bu sendromu iyice konuştuk seninle, beni anladığını düşünüyorum.

Blog sitelerinde yazılan fazla klişe, hatta mide bulandırıcı “Şu Kadar Yazıda Şu Kadar Kazandım”, “Neden Yazın Okunmuyor?”, “Ayda Yazı Yazarak Şu Kadar Kazanmak İçin X Yöntem” gibi b*ktan yazılardan çok daha özgünlerini okuyorsan bu yazıya mutlaka rastlayacaksın ve sen de bu sendromu yaşıyorsun.

Proaktif bir hayatı seven biri olarak yalnızca sorunlarla gelmem, daima çözümler de sunarım.



Peki Ne Yapıyorum?

Alışkanlıklarımızı bırakmak hiç kolay değil aslında. Valla bak… Profesyonel değilim. Bu bölümde sadece kişisel olarak denediğim yöntemleri anlatacağım.

Not: Sosyal medyayı bırakamamaktan ciddi biçimde rahatsızsam ve burada bahsedeceğim basit yöntemler işe yaramazsa mutlaka bir psikologdan yardım alırım. Çekinilecek hiçbir şey yok. Onun yöntemleri de işe yaramaz ve “Dur,” dediğim hâlde beynim duramazsa çok daha büyük bir problemle karşı karşıya olabilirim. Beynim kimyasal olarak görevini yerine getiremiyor olabilir. Mesela yumruğumu sıkmak istediğimde elim hareket etmezse hastaneye koşarım çünkü bu, elim görevini yapamıyor demektir. Beynim de görevini yerine getiremiyorsa psikiyatrik yardım almaktan çekinmem.

Basit seviyedeki yöntemlerime gelirsem:

Kapatıyorum. Gerçekten. Elim telefonuma ister istemez gidiyor; “Yine mi aynı batağa düşeceğim, ben bundan çok daha güçlüyüm,” deyip ekranı uyandırmadan bırakıyorum. Bazen uyandırıyorum da ama önemli bir bildirim yoksa tekrar kapatıp bırakıyorum.

Bildirim demişken onları da kısıtlamak çok önemli. “Bugün en çok izlenen reels” bildirimi gelmesin mesela. Seçici olmayan çoğunluğun bol bol izlediği bir video seni ilgilendirmez. Birisi mesaj attıysa o bildirim tabii ki gelsin. E-ticaret platformlarının kampanya bildirimleri için odağını asla dağıtma. Eh, biliyorsun, benim aydınlanmış sevgili okurum: O kampanyalar daima vardır ve o ürün asla etiket fiyatına satılmaz. Gereksiz bildirimler odağını en kolay dağıtan şeydir.

YouTube’u, Instagram’ı… Zorla bırakmadım aslında; hepsi kendi kendine anlamsızlaştı. Yazının başından beri söylediğim gibi gitgide mide bulantım artmaya başladı. Hayır, hamile değilim…

Bir ara sadece boş duvara baktım. Sonra dedim ki: Bu boşluk kötü değil, hatta iyi. Zihnim sustu, içim rahatladı.

“Sıkılmak” diye bir şey vardı, hatırlıyor musun? İşte onu özlemişim. Artık her boşluğu doldurmaya çalışmıyorum. Sürekli bir şey tüketmeyince hayatın kalitesi düşmüyor;
hatta artıyor. Daha kolay odaklı kalabiliyorum. Az ama öz izliyorum. Sessizlikten korkmuyorum. Kendimle kalabiliyorum.

Aslında bu şekilde yavaşlayarak “yetişememe sendromu”ndan da dolaylı yoldan kurtuluyorum. Ya bilirsin, insan bir şeyler öğrendikçe henüz bilmediklerinin ne kadar çok olduğunu fark edip yeniliklere yetişemediğini düşünüyor. Sakin, sakiiinnn. Her yeniliği öğrenmek, hemen kullanmak zorunda değilsin. Özellikle yazılımcılarda bunu çok fazla görüyorum.

Her zaman üretmiyorum ama en azından tüketmiyorum; bu bile yeterince iyi geliyor.



En Son Ne Zaman Gerçekten Şaşırdın?

Bunu kendine sor. Ne zaman “Vay be!” dedin?
Ne zaman izlediğin bir şey seni yerinden kaldırdı, bir düşünceye sürükledi ya da gerçekten yüzünü gülümsetti?

En son ne zaman bir içeriği izledikten sonra kalkıp arkadaşına “Bunu kesin izlemelisin,” dedin? Ne zaman bir videoyu yarıda kesip, durup düşündün?

Eğer cevabın “Hatırlamıyorum,” ise, sorun sende değil, gerçekten değil; çünkü artık içerikler sadece gösteriyor, bağırıyor, parlıyor, süslü ama düşündürmüyor.

Derinlik yok.
İzledikten sonra senden hiçbir şey istemiyor; ne değişmeni, ne sorgulamanı, ne hatırlamanı…

Sadece bir şey hissetmiş gibi yapmanı istiyor ama o his geçici.
Geçiyor… Yerini boşluk alıyor ve sen o boşlukta bir şeyin eksik olduğunu fark ediyorsun.

O eksik şey: gerçeklik.
Gerçek bir duygulanma, gerçek bir öğrenme, gerçek bir şaşkınlık.

İşte tam bu yüzden kapatıyorsun. Belki de… kendine geri dönüyorsun.



Algoritmalar Bu Konuda Ne Diyor?

“Algoritmalar bana hep benzer içerikler mi öneriyor?” diye de düşünmedim değil.

Sonuçta burası YouTube: Her dakika binlerce yeni video yükleniyor, her saniye birileri bambaşka şeyler anlatıyor… Peki benim ana sayfamda ve Keşfet akışımda dönenler hep aynı tür içerikler mi? Aynı ses tonları, aynı “şok edici bilgi” başlıkları, aynı hızlı kesitler… Ben mi aramayı unuttum, yoksa algoritma mı beni artık sadece kendi çemberimde döndürüyor? Belki ikisi birden. Belki bir noktada o çemberin tam ortasında ben de dönmeye başladım. Beğendiklerim benimle alakalıydı ama gösterilenler benimle alakalı olmaktan çoktan çıkmıştı.

Algoritmalar ilk başta seni “tanıyor” gibi yapar, sonra seni alışkanlıklarına kilitler. Sen farkına varmadan çeşitliliği azaltır, benzer şeyleri üst üste koyarak sana bir çeşit dijital yankı odası yaratır ve sen bir gün dönüp bakarsın:
“Neden hep aynı şeyleri izliyorum?”
Cevap aslında basit:

İçerik sitelerinin algoritmaları senin ne istediğini değil, seni en uzun süre hangi içerikle ekranda tutacaklarını bilir.

İçerik değil, bağımlılık optimize edilir ve işte bu yüzden tiksinme gelir. Sen hâlâ “Ne izleyeceğim?” diye düşünürken algoritmalar çoktan “Sana ne izleteceğim?” kararını vermiştir bile.

İşte bu yüzden farklı bir e-posta adresiyle yeni bir YouTube hesabı açtım. Sonuç yeminle daha da kötüydü. En azından öteki biraz daha bana hitap ediyordu. Bu hâli resmen çöplük.



Sonuç: Sorun Bende Değil, İçerikte

Ben tükendim sanıyordum. Meğer sadece doymuşum. Sorun bende değilmiş, sürekli aynı içeriği farklı ambalajlarla önüme getirenlerdeymiş.

Artık çok daha az izliyorum çünkü inanmıyorum ve bu boşluk… sandığım gibi boş değilmiş. Belki de en dolu hâlim buymuş.

Belki de sosyal medya kapalıyken ben daha çok şey görüyorumdur.