İnsan Biriktiren Müdür 4: Hakkımı Helal Etmem

Görsel Gemini tarafından üretildi
Serinin diğer yazıları:
Eylülde Kazancık’ta okulu açtık, birkaç hafta ders de yaptık. Ekimde kurs çıktı. Sırayla Türkiye'deki tüm öğretmenleri alıyorlardı. Kısa eğitimler, kurslar için asla kadromuz değişmezdi ama bu uzun süreli bir kurs olduğu için Denizli Kınıklı köyüne tayinimiz çıktı, kadromuz geçti.
Denizli’ye tayin yazısını alınca içime bir hüzün çöktü. Ama üzülmeye, ah vah etmeye vaktimiz yok. Bir an önce vedalaşmayı bitirip kurs merkezine vasıl olmam lazımdı.
Tabii öğrencilerimden ayrıldığıma ve en önemlisi de Özdamar gibi çok kıymetli bir arkadaşı geride bırakacağıma çok üzülüyordum.
Komşu köyümüz Kahvepınar’a gittik. Kahvepınar’ın muhtarı ve öğretmeniyle çok samimiydik. Öğretmen daha önce Develi'de çalışmıştı. Çok tecrübeli olduğu için gidip zaman zaman ondan bilgiler alıyordum. Muhtar da bizi devamlı davet ediyordu.
Özdamar'la köyün muhtarı Şahin ağabeyin yanına vardık. Tayinimin çıktığını, kurs merkezine gideceğimizi söyledik. Daha sonra kendisiyle helallaşıp oradan ayrıldık, köye döndük.
Helallik
Şimdi Kazancık köyünü kapı kapı, zaten hepsi 25 hane, gezmeye başladık; helallik istedik. Onlar da biz de haklarımızı helal ettik. Derken Mustafa hocam köyde yokmuş.
Köyün en uzak evi olan Reşit ağabeyin evinden başladık. Reşit ağabey, Reşit Temur, çok bilgili, görgülü bir insandı. Ayaküstü onunla helallaştık. Yok Bilal amca, yok Abdurrahman amca, köyün belli başlı isimleri… Her eve girip çıkıyorduk.
En sonunda muhtarımız Ramazan ağabeyin kardeşi Haydar amcanın evine geldik. Haydar amcanın evinde genelde bir meclis olur, orada muhabbet edilirdi. Haydar amca hayvan ticaretinden çok iyi anlayan bir insandı. Türkiye'nin çok yerinden de hayvan alıp satmıştı. İlk geldiğim zaman da on beş gün onun evinde misafir kalmıştım.
Velhasılı, tam ayrılacağımız zaman Haydar amcayla helallaşırken bana dedi ki:
“Hocam, senin ellerinden öpüyorum.”
“Estağfurullah Haydar amca, bu ne biçim iş? Ne biçim laf bu,” dedim.
“Ben bir mecliste, senin olmadığın bir yerde hakkında konuştum.”
“Ne konuştun?”
“‘Bize öyle bir öğretmen geldi ki canımızı, malımızı, namusumuzu, her şeyimizi teslim edebileceğimiz çok sağlam karakterli bir öğretmen,’ dedim. Oradan bir tanesi de ‘Ya bekar adam, bekarın dini de olmaz donu da… Ben ona her şeyi yaptırırım.’ deyince ‘Hadi,’ dedim, ‘yaptır bakalım yanlış bir şey. Yaptırırsan sana filan koçu keseceğim, hediye edeceğim.’”
Koçuna iddiaya girmişler. Tabii ben bilmiyorum böyle bir iddianın olduğunu, yeni öğreniyorum.
Bu sözünü ettiği kişi geliyor, bana zaman zaman içki teklif ediyor, uygunsuz tekliflerde bulunuyor. Ben de "Yok arkadaş, ben bu köye öğretmenlik yapmaya geldim; gün geçirmeye, dalga geçmeye gelmedim," diyorum.
Ben böyle deyince o da başlıyor: “Sizden önceki bu Özdamar da çok ters bir adam. Gerçi o evli ama ne içer ne bir yanlış yapar, hiç eğlenceli bir adam değil. Sen bekâr adamsın ya, her şeye müsaitsin.”
Ben de “Yok kardeşim, bizde öyle her şeye müsaitlik. Kur'an ne diyorsa biz o yoldayız,” diyorum. O yüzden de ben hiçbir şekilde onun dediğini yapmıyorum.
Tabii o sırada benim bahisten haberim yok. Sonra Haydar amcadan öğreniyorum; meğer en sonunda bu arkadaş bahsi kaybetmiş. Haydar amca da bunun üstüne demiş ki: “Ben Türkiye'yi gezdim, insanları tanırım. Bu öğretmene boşuna kefil olmadım. Bu adam on beş gün benim evimde kaldı. Ahlakını, karakterini ben bunun çok iyi çözdüm. Keşke elimizden gelse de bunu hiçbir yere göndermesek.” Haydar amca bunları bana anlattıktan sonra: “Hakkını helal et, senin üzerine gelmeleri o yüzdendi,” dedi. Ben de “Neyse, canınız sağ olsun Haydar amca, çok teşekkür ederim,” dedim.
Onlardan, hepsinden helallık aldıktan sonra en son köyde eskiden bakkallık yapmış bir Seyfettin ağabey vardı. Seyfettin ağabey kendi hâlinde arıcılık yapar, gene ufak tefek bir şeyler bulundurup satardı. Bu Seyfettin ağabeye de ben bal tembih etmiştim. Vardım ki tam sonbaharda arı sağıyor, çok güzel, taze bir dalak balı çıkartmış. Getirdi, tabağa koydu:
“Hocam şundan ye.” Hatta şöyle söyledi: “Eğer hocam, sen bu balı bitirirsen sana önceki sattığım balın da parasını almayacağım.” Ben önceden bal almıştım, tembih etmiştim. Onun parasını ödeyip, balımı alıp dönecektim artık.
“Peki, ben bu balı yalnız başıma yerim ama bal parasını vermem o zaman, ona göre,” dedim.
“Tamam almayacağım senden bal parası.” Ben şimdi balın başına oturdum, o dalak balını, karakovan balını yemeye başladım. Tabii yeni alınmış, sıcak bal insanı çok çabuk çarpar. Bunu da biliyorum. Fakat bir defa Seyfettin ağabeyle bu yarışa girmiş olduk. Oturdum balı yemeye başladım. Tam son iki üç kaşıklık bir şey kaldı, ben kesilmeye başladım. Bal beni çarpacak, fark etmeye başladım. O sırada yenge hanım geldi, Seyfettin ağabeyin hanımı.
“Ya yenge, bana iki kaşık yoğurt getirsene,” dedim.
“Tamam abi.” “Yok kız! Evde yoğurt neyin yok, getirme,” dedi Seyfettin ağabey.
“Yok, yengem bu; benim kardeşim, bacım. Benim yoğurdumu getirir, sen karışma,” dedim.
Seyfettin ağabey bir şey diyemedi, bozuldu ben öyle deyince.
“Sen benim bacımın bana ikramını nasıl geri çevirirsin, sen kimsin?” falan diye şakayla biraz onu azarlayınca yengem yoğurdu aldı geldi. İki kaşık da yoğurt yiyince balı bitirdim. Ondan sonra üstüne yoğurdun kalanını da yedim.
“Sen şimdi bayılacaksın, şimdi şöyle olacaksın, böyle olacaksın…” Seyfettin abi bekliyor.
“Yok ya, ben sağlamım. Ver bakalım şu benim satın aldığım balları.” Aldım.
“Ben bunların parasını vermiyorum değil mi?” dedim.
“Tabii hocam, helali hoş olsun,” dedi Seyfettin ağabey.
Durdum, dedim ki: “Ya zaten burası dağlık köy, sizin doğru dürüst bir geliriniz, kârınız yok. Bu balın parasını almazsan ben buradan gitmem. Sen tamam, iddiayı kaybettin ama ben bu balı parasıyla alacağım, yoksa götürmem,” dedim.
Öyle deyince Seyfettin ağabey: “Yok, kesinlikle almam,” dedi, yemin etti. Gene yenge hanımı çağırdım: “Gel bacım gel. Al şu sen balların parasını. Bak, sana vermiyorum, hanımına veriyorum. Bu para yengemin parası. Balın parasını ona ödedim.” “Hocam sen hakikaten bu konularda da bilgiliymişsin, arıcılığı da biliyormuşsun herhalde,” dedi.
İlçe Milli Eğitim Müdürü
Köyde kaldığım eve bir şeyler almıştım. Özdamar'a dedim ki: “Kardeş, sen evdeki sobaydı, ranzaydı şuydu buydu… buradaki fakirlere dağıt. Yalnız ben şu yorganımı ve küçük tüpümü alayım.” Artık köyden ayrıldık. Akşama yakın oldu, Özdamar beni ana yola kadar getirdi. Ana yoldan bindim, Şarkışla'ya vardım. Akşamüstü bir otelde yattım, daha önce de o otelde yatmıştık. Sabahleyin ilişiği kesip gideceğim artık.
Millî Eğitime vardım ki Millî Eğitim Müdürü Erol Bey bağırıyor, çağırıyor, küplere biniyor: “Kafanızı kırarım lan terbiyesizler! Bir dilekçe yazmayı bilmiyorsunuz, siz nasıl öğretmen oldunuz, nasıl öğretmen ettik sizi…” Sıra bana geldi. Ben de dilekçemi yazdım, girdim içeriye.
Hâlen daha bağırıp çağırıyor. Dedim ki: “Hocam, kusura bakmayın. İlçe millî eğitim müdürü olmak size öğretmenleri azarlama hakkı veriyor mu? Yönetmelikte var mı böyle şeyler, siz ne yapıyorsunuz?” Bir de baktım, o sırada bir giren oldu içeriye. Bizim Özdamar. Bu bizim deli Milli Eğitim Müdürünü önceden tanırmış. Benim için “O da deli, bunlar herhâlde takışır. Ben onu sağ salim bir Kayseri otobüsüne bindireyim," demiş. Sabahleyin okulu açmadan Millî Eğitime gelmiş. Giriverdi içeriye: “Hocam,” dedi.
“Ne var?” dedi Erol Bey.
“Müdürüm, bu benim öğretmenim, beraber çalıştık.” “Ya ben ona bir şey söylemiyorum ki. Ne güzel, adam dilekçesini uygun bir şekilde yazmış. Benim öğrencim olacak şerefsizler dilekçe yazmayı bilmiyorlar, bunları nasıl öğretmen etmişsek biz… Ama arkadaşın çok düzgün yazmış, biliyor bu işi. Ben buna kızmadım.” “İlla oturun,” dedi, zorunan bize çay kahve içirdi. Meğer diğer öğretmenler kendi öğrencileriymiş, onlara kızıyormuş. Ben de bana bağırıyor zannedince kabalaşmaya başlamıştım. O sırada Özdamar girince hoşafın yağı kesildi.
Biz de artık Erol Bey'in çayını içtik. Çay da yeterli olmadı, Erol Bey illa “Bir de kahve içeceksiniz,” dedi. Kahvesini de içtik, orada helallaştık.
Özdamar beni Kayseri arabasına bindirdi. Ondan ayrılmak bana çok zor geldi.
Mobilyacılık
Sabah işte on, on bir gibi, yahut on ikiye doğru, öğle vaktine kadar Kayseri'ye indim. Kayseri'ye indikten sonra baktım, Develi'nin son arabası akşam altıda. Saat altıya kadar biraz gezeyim tozayım diye düşündüm. Biletimi de aldım, terminalde gezmeye başladım.
Ben öğretmenlikten önce zaten mobilya dükkânı çalıştırıyordum. Toptan mobilya aldığım bir mobilyacı vardı. Ona gittim. Hoşbeş…
“Ya baban dükkânı devretmiş. Biz kamyonla malzeme götürdük senin oraya yıkmaya, geri getirdik. Meğer devrettiği kişiler mobilyacıymış.”
“Vallahi durum böyle böyle, ben öğretmenliğe başladım,” dedim. Üzüldüler:
“Ya… Biz sana her türlü imkânı gene sağlayalım. Bak, eğer öğretmenlikte kalamazsan, kötü yerlere tayinin çıkarsa Develi'de biz sana dükkân bulalım. Kirası, her şeyi bize ait. Sen gönderdiğimiz malı sat, kârın üçte birini bize gönder, üçte ikisi senin olsun. Çünkü bizim senin gibi dürüst bir müşterimiz olmadı,” dediler.
Şöyle bir durum olmuştu: Bir kamyon mal almıştım ben onlardan. Onlar liste yazarken yanlışlıkla kamyondaki malların herhâlde yarısını yazmamışlar veyahut yanlış hesaplamışlar. Ben de bir gün baktım ki kâr fazla kalmış. Hesapladım, bunlar listelerde yanlışlık yapmışlar. Götürüp o parayı onlara geri vermiştim. Demişlerdi ki:
“Ya biz bu parayı altı ayda, bir senede alamıyorduk. Sen hemen buldun, getirdin. Hiçbir müşteri bize bunu yapmaz…” Onun için artık onlar bana malı getirip yıkıp gidiyorlardı. Elleriyle diziyorlardı. Senet kürek hiçbir şey yapmadan,
“Şunu istediğin fiyata sat. Ana para şu, sen de ne getirirsen getir,” diyorlardı. Satıp götürüyordum ben de onlara. Velhasılı dediler ki:
“Develi'de zaten saygı duyulan bir mobilya mağazanız var. Biz seni mobilyacılıkta daha iyi mallarla daha da zenginleştireceğiz.” Ben de dedim ki:
“Henüz daha babamın yanına varmadım. Babamla bir istişare etmedikten sonra olmaz.”
“İki sene sonra, üç sene sonra, bizim bu müessesemiz devam ettiği sürece buradan istediğin gibi mal veririz, sana istediğin dükkânı açarız. Para pul bizim için mühim değil,” dediler.
Öylece onlarla da vedalaştım, bindim Develi'ye vasıl oldum.
Develi
Akşam yemeğine yukarı Develi'ye, babamın evine döndüm. Yetiştim. Beni görünce önce babam:
“İstifa mı edip geldin,” diye sordu.
Öğretmenliğe biraz da yüzüm yoktu. Dedim ki:
“Baba, benim tayinim kursa çıktı, Denizli'ye. Oraya gideceğim.” “Tamam oğlum,” dedi.
Birlikte yemek yedik. Ondan sonra işte hâl hatır sorduk. Ufak tefek şeyleri anlattım; görev yerinden ayrılışı, istifa etmediğimi anlattım babamgile.
Ertesi sabah kalktığımda babamın Robust çiftesini aldım, dağlara ava gittim. Üç beş tane bıldırcın vurdum, akşama geri döndüm eve.
İkinci gün de ilçeye gittim, gezdim. Babamın akrabalara devrettiği mağazaya gittim, baktım ki daha hâlen bizim levha duruyor. Çarşıya o devralan akrabalar ikinci bir şube açmışlar. Asıl devralan, mobilyacılık işinden anlayan arkadaşın yanına vardım:
“Hayırlı uğurlu olsun. Ne güzel, maşallah, mallarınız çok iyi,” dedim.
“Zaten imalatını biz yapıyoruz.”
“Nasıl, bizim mağazadan memnun musun?”
“Vallahi gelen seni sorup gidiyor. Hiçbir tane müşteriye bir mal satamadık. Ama senin orada haftada bir kamyon mal sattığını söylüyorlar,” dedi.
“Evet, bayağı iyi müşterimiz vardı bizim.”
“Seni göremeyen çekip gidiyor, bizimle pazarlık bile yapmıyorlar, fiyat bile sormuyorlar.”
“İnşallah müşteriler alışır.”
“Eğer istiyorsan gel mağazana, seni gene ortak edelim. Sermaye de istemiyoruz, devam et. Öğretmenliği bırak.”
“Babamla konuşmayınca hiçbir cevap veremem size,” dedim.
Mobilyacılık mı Öğretmenlik mi?
O gün eve döndüğümde akşamdan oturduk, babamla pazarlığa başladım:
“Baba, Kayseri'deki toptancılar ve mobilya imalatçıları bizi samimi bulmuşlar. Parasız mal vereceklerini söylediler, ‘Satıp parasını gönder, yeter,’ dediler. Onlardan öyle bir söz aldım. Buradaki bizim mağazayı devralan akrabamız da ‘Ortak olalım,’ diyor, para pul da istemiyorlar, imalat da kendilerininmiş. Eğer kurstan sonra öğretmenlikte uygun bir yere tayinim çıkmazsa öğretmenliği bırakmayı düşünüyorum,” dedim.
“Bak oğlum! Ben mağazayı devrettim. Artık sen oraya dönemezsin, bir. İkincisi, sen tahta parçalarıyla ne uğraşacaksın? Para o kadar mı önemli?
“Ama güzel kazancı var baba.”
“Yok, ben kötü memurların elinden çok çektim. Sen milletini, dinini, vatanını seven iyi insanlar yetiştireceksin. Benim senden istediğim bu. Yani sen artık esnaflık veya mobilyacılık gibi, bir şey alıp satmak gibi bir şey aklına bile getirme. Hakkımı helal etmem eğer öğretmenliği bırakırsan…”
“Hani stajyerliğim kalkınca bırakacaktım!”
“Sen adam yetiştireceksin. Senin büyük deden Develi'ye modern anlamda mektebi ilk getiren adam. Dedemiz Hacı Ahmed Ağa kır serdarıydı, Develi'ye 1884 yılında ilk mektebi açan kişidir. O yüzden de senin işin öğretmenlik, devam edeceksin.”
“Baba, işte ağabeyim de öğretmen…”
“Yok. Bu işi sen ondan aldın, sen devam edeceksin.”
Başta aslında yüzüm yoktu ama öğrencilerimle zaten bir yıla yakın yaşadım. O havayı teneffüs ettim artık. Şarkışla, Kazancık'taki öğrencilerim, birinci sınıfta okuttuğum önceki yazıdan da hatırladığınız Hami, Hüsamettin ve ikinci sene birinci sınıfa aldığım Erkan (İlk yazıda bahsettiğimiz Erkan)… Bu çocukların sevgisi, bakışları hiç gözümün önünden gitmiyordu. Çok da çabuk öğreniyorlardı. Bu çocuklar benim eserim olacaktı. Onların sevgisi çok başkaydı. Öğretmenliğe sarılmaktan başka da bir çaremiz, yolumuz kalmamıştı ama hastalığa yakalanmış gibi öğretmenlikten kurtulmak da istemiyordum zaten. Yani mobilyacılıktan tabii ki öyle bir haz almıyordum. O çocuklar aklıma geldikçe mesleğe biraz daha fazla sarılıyordum.
On beş gün mehil müddetim olduğu hâlde, üçüncü gün artık iznimi aldım babamdan: “Baba, ben artık gidiyorum kurs merkezine.” Anneme de: “Anacığım, bu yatak, yorgan burada dursun,” dedim.
“Oğlum, zaten bunları sana yapmıştım. İstersen Denizli'ye götür.”
“Yok, şimdilik Denizli'ye götürmeyeyim. İhtiyaç olursa ben gelir alırım,” dedim.
Velhasılı oradan Denizli'nin yolunu tuttuk, hayırlısıyla.
Denizli
Yola düştük, Denizli'ye vardık. Denizli'de okula gittim. Dediler ki:
“Siz Kınıklı köyü depo öğretmenisiniz. O okulda hiç ders vermeyeceksiniz. Göreve orada başlayacaksınız ama göreve başlama yazısını getirip kurs müdürlüğüne vereceksiniz.” Ertesi günü gittik. Göreve başlama yazısının bir suretini alıp kurs müdürlüğüne getirdim.
“Tamam, senin artık kurs sınıfın C.”
Bu kurs ne zaman açılırsa o zaman çağrılıyorduk. Sivas öğretmenlerine gelmişti sıra, biz de çağırıldık. Beş yüz, altı yüz kişi vardık. Sekiz ay kadar sürdü. Kursun yapılacağı yer daha önce eğitim enstitüsüymüş. Bize kurs merkezi olarak tahsis edilmiş. Birkaç tane sınıfta eğitim enstitüsü sınıfı vardı. Okul çok büyük bir okuldu. Göreve başladık. Okulun yatakhanesinde, yurdunda yer verdiler. Kaydımızı yurda yaptırdık.
Bir hafta, on gün kadar yurtta kaldım. Vur patlasın çal oynasın, benim kalacağım bir yer değil. Oradan otele çıktım. Bir müddet otelde kaldıktan sonra baktım, otelin de pek tadı yok. Artık kış da gelmişti, soğuk oluyordu. Oradan bir eve çıktık kursiyer arkadaşlarla birlikte. Tabii bütün kursiyerler öğretmen olduğu için derslerimiz devamlı not tutmayla gidiyordu. Bazen de öğretmenlerle şakalaşıyorduk.
Öğretmenlikte çok iyi arkadaşlar vardı; kimi evli, kimi bekâr. Bu kurs zaten zül gelmişti millete, zulüm gibi bir şeydi. Çoğu teftiş görmüş, iyi de rapor almışlar da; kurs lüzumsuzmuş. Teneffüslerde sohbet grupları oluşuyordu. Bazı arkadaşlar saz çalıp türkü söylüyorlardı. Yani konser veriyorlardı bir nevi. Öyle böyle günler geçiyordu.
Bir gün Amasyalı Sait isimli bir arkadaş Bayrak şiirini okudu. Ama bütün okulu çınlattı, çok güzel okudu Sait Bey. Tabii hepimiz onu alkışladık. Alkışlayınca bir de baktık, biraz sonra bizim kapı çalınmadan birisi girdi içeriye. Ben tanımıyordum, kurs müdürüymüş meğer. Bizim sınıf kurs müdürünün odasının üzerindeymiş… Dersimiz de Türkçeydi. Müdür:
“Ne yapıyorsunuz? Haykırıyorsunuz, alkışlıyorsunuz?” Adam bir fırça ders öğretmenine... Ders öğretmenimiz de daha önce Millî Eğitim müdürlüğü yapmış, yetişkin, olgun, bilgili, kültürlü bir insan. Kurs müdürü ona böyle bağırıp çağırınca benim biraz da zoruma gitti, dokundu.
Müdür epeyce bağırıp çağırdı. Tam çıkacağı zamanı ben: “Hocam, bir şey söyleyebilir miyim?” dedim.
“Buyur,” dedi, sert bir şekilde bakarak.
“Burada otuz beş tane öğretmen var. Bir de bu öğretmenlerin öğretmeni var. Birincisi, kapıyı çalmadan girdiniz. Hâlbuki bir sınıfa, bir derse cumhurbaşkanı bile izinsiz giremez deniliyor. Bize böyle öğretiliyor. Siz bir kurs müdürü olarak bunu nasıl yaptınız, kapıyı çalmadan girdiniz? İkincisi, otuz beş öğretmenin huzurunda Bayrak şiiri okuyan arkadaşımızdan dolayı ders öğretmenimizi tekdir ve tenkit ettiniz. Bu size yakışıyor mu? Sizin müdürlüğünüze yakışıyor mu? Bu ne biçim bir insanlıktır? Burada kötü örnek olan biri varsa o da sizsiniz.” Kurs müdürümüz biraz düşündükten sonra:
“Arkadaşlar, özür dilerim…” dedi.
“Bu iş bize çok ağır geldi sayın müdürüm. Bir daha biz böyle bir şeyle karşılaşmayalım. Sizin belki ders öğretmeniyle aranızda bir şeyler geçmiş olabilir, bunları bize yansıtmamanız gerekir.” Öyle deyince kurs müdürü teşekkür etti, özür diledi, çıktı gitti.
Ondan sonra ders öğretmenimiz dedi ki:
“Fazıl Ahmet Bey, size çok teşekkür ederim. Çok cesurca bir davranışta bulundunuz. Hem şiirden dolayı hem bana olan tavrından dolayı müdürü tenkit ettiniz. Öğretmenlikten atılabilirsiniz de atılmayabilirsiniz de.” “Benim için hiçbir şey önemli değil. Her şeyden önce kurallar önemli, insanlık önemli, terbiye önemli,” dedim.
Bana teşekkür etti ders öğretmeni.
Velhasılı ondan sonra o sınıfta adımız “üstat” oldu. Kurs C sınıfında üstat geldi, üstat gitti derken günlerimiz bolca şakalı, eğlenceli geçiyordu.
Bir gün fen bilgisi dersine yeni bir öğretmen geldi. Nail Bey'in ya tayini çıkmıştı ya da dersi bırakmıştı. Yeni bir öğretmen geldi ama öğretmen olduğu da belli değil. Bıyıksız, kısa boylu, henüz çocuk gibi. Yani bizim yanımızda çocuk sayılırdı, yaşı da bizden küçüktü. İçeri girdi, millet vur patlasın çal oynasın havasında: “Arkadaşlar, ben öğretmenim. Dersimiz fen bilgisi.” Sınıftan birileri: “Ulan çocuk, sen herhâlde yanlış geldin. Aradığın yeri söyle, götürelim. Bizim dersimiz fen bilgisi ama öğretmenimiz sen değilsin, sen daha çocuksun…” Böyle dalga geçiyorlar.
Ben yine kalktım dedim ki: “Arkadaşlar, bir saniye sesinizi kesin. Gelen arkadaş kendini tanıtsın, biraz konuşsun. Öğretmen mi, değil mi, çocuk mu, öğrenci mi; ne olduğunu, siz de öğretmensiniz, ölçer tartar bilirsiniz. Eğer öğretmen değilse, bizi aldatmaya geldiyse, bizimle dalga geçmeye geldiyse dersini öyle verirsiniz. Dinleyin önce bir. Hemen dinlemeden mahkûm ettiniz…”
“Ben fizik bilgini, fizik âlimiyim. Türkiye'deki sayılı fizikçilerdenim. Bir mahkemeden dolayı hapis yatırdılar beni. 12 Eylül'de cezalandırdılar. Ondan sonra vatanını, milletini, dinini seven dürüst insanlar yetiştirmek için öğretmenliğe geldim. Sizlere iyiyi göstermek için, ideal vermek için geldim…” Gerçekten öyle bir konuştu ki o konuştukça biz küçüldük, o konuştukça biz küçüldük; sıraların içine gömüldük, kaybolduk. O kadar bilgili, kültürlü, kendini yetiştirmiş birisi. En sonunda bana:
“Arkadaş! İsmin ne senin?” diye sordu.
“Benim ismim Fazıl Ahmet.” “Her ne kadar sen de biraz dalga geçip “Çoluk mu, çocuk mu, neyse,” dediysen de sana teşekkür ederim,” dedi.
Sınıftan arkadaşlar da: “O bizim sınıfımızın üstadı, o ne derse o olur…” dediler.
Baktık ki Caner Bey çok değerli, idealist bir insan. Ondan sonra Caner Bey'le bütün sınıf arkadaş oldu, onun bir dediğini iki yapmadık. Çok sevdik. Konuşmalarıyla, cümleleriyle istediği an insanı hoşaf ediyordu yani. Ondan da epey bilgiler aldık. Anlattığı her şeyi not aldım. Devamlı elimde kalem, bitişik yazıyla yazdığım için de çok güzel not alıyordum.
Velhasılı günler böyle geçiyordu. Kimi şarkı türkü söylüyor. İşte derslerde yine bir uygulamacı öğretmen geldi bize, o da çok fazla uydurukça cümle kullanıyordu. Neyse onun da bir dersini verdik, o da artık bizim gibi normal Türkçe konuşmaya başladı.
Kursta macera çok fazlaydı. Yani bazı hareketleri, bazı konuşmaları öğretmenliğe yakışmayanlar vardı fakat idealist öğretmen olacak tipler de çoktu.
Ben artık zaten üç dört arkadaşla eve çıkmıştım. Yemek yapmasını bilmediğim için yemek yapma sırası geldiğinde arkadaşlara “Bulaşık yıkayayım,” diyordum. Bir gün bir tanesi, Cemil arkadaşımız dedi ki: “Ya Fazıl Ahmet, sen ne bulaşık yıka ne de yemek yap.” “Ee?” “Sen bana şiir oku, yemekleri yapmak bana ait. Senin çamaşırını da ben yıkayacağım.” “İyi, tamam.” Demek ki benim şiir okumam onların hoşuna gidiyormuş. Zaten aynı sınıftayız. Onlar bulaşık yıkarken, yemek yaparken ben onlara şiir okuyorum. Velhasılı benim çamaşırımı yıkıyorlar, Allah razı olsun. Benim beceriksiz olduğumu biliyorlar; yemek, bulaşık ve çamaşır konusunda çok beceriksizim.
Kursumuz böyle çok tantanalı, dağdağalı geçti ama tabii bir öğretmen için bir nevi hem tatil hem moral bozukluğu hem moral tahkimi gibi bir şey oldu. Herkes ne istediyse o kurstan onu aldı. Ben kursta bol bol bilgi, daha çok öğretmenlik aldım. Çünkü benim ağabeyim de öğretmendi. Ben lisede öğrenciyken kendini ziyarete gittiğimde köyde nasıl ders yaptığını gösterirdi. Bazen sınıfı bana bırakır giderdi. O yüzden ben öğretmen olmadan önce de öğretmenliğe yabancı bir kişi değildim. Tabii biraz da mağaza işi olmayınca, babam da kesin cevabını verince iyice öğretmenliğe sarıldım.
Mart nisan derken artık tam rehavet başladı bizlerde. O sıralarda babamgil, “Buradan filan filanın kızları var, seni nişanlayacağız,” diye haber gönderdiler. Ben de "Hele durun, ben geleyim yaz tatilinde, bakarız," filan dedim ama evlenme, evlendirilme fikrini kafama soktular. Ben bu düşüncelerle yatıp kalkarken, kim olsun, ne olsun filan feşmekan, o sıralarda bir rüya gördüm…
Annemle babamın hikâyesi bir sonraki yazıda.
Sıkça Sorulan Sorular
▸Öğretmen neden Kazancık'tan ayrılmak zorunda kaldı?
Uzun süreli bir kurs açıldığı için tüm öğretmenler sırayla kursa alındı. Bu kurs kadroyu da değiştirdiğinden öğretmenin tayini Denizli Kınıklı köyüne çıktı ve Kazancık'tan ayrılmak zorunda kaldı.
▸Haydar amcanın anlattığı koç bahsi neydi?
Haydar amca bir mecliste öğretmenin çok sağlam karakterli biri olduğunu söylemiş, oradaki biri buna inanmayarak 'Ben ona her şeyi yaptırırım' demiş. Bunun üzerine Haydar amca koç bahsine girmiş; en sonunda öğretmen hiçbir yanlışa düşmediği için bahsi kazanmış.
▸Öğretmene uygunsuz tekliflerde bulunan kişi kim?
Köyde biri öğretmene zaman zaman içki teklif etmiş ve uygunsuz önerilerde bulunmuş. Öğretmen her seferinde 'Biz bu köye öğretmenlik yapmaya geldik' diyerek reddetmiş; o kişi de sonunda bahsi kaybetmiş.
▸Dalak balı yarışması nasıl sonuçlandı?
Seyfettin ağabey, öğretmenin tabaktaki dalak balını bitirirse daha önce satılan balın parasını almayacağını söyledi. Öğretmen balı neredeyse bitirdi; bal çarpmaya başlayınca yengeden yoğurt istedi ve yoğurtla birlikte balı tamamladı.
▸Öğretmen bal parasını neden ödetti?
Seyfettin ağabey iddiayı kaybettiği için parayı almak istemedi. Öğretmen ise köyün dağlık ve gelirsiz olduğunu düşünerek 'Almasan gitmem' dedi; sonunda parayı ağabeyin hanımına vererek 'Bu para yengemin parası' diyerek meseleyi kapattı.
▸Helallik gezisi köyde nasıl yapıldı?
Öğretmen, 25 haneli Kazancık köyünü kapı kapı gezerek herkesle tek tek helalleşti. Reşit ağabeyden Bilal amcaya, Abdurrahman amcadan Haydar amcaya kadar köyün belli başlı isimleriyle görüştü ve karşılıklı haklarını helal ettiler.
▸Haydar amca öğretmen hakkında ne düşünüyordu?
Haydar amca, öğretmenin on beş gün kendi evinde kaldığını ve bu sürede ahlakını ve karakterini çok iyi tanıdığını söyledi. 'Elimizden gelse onu hiçbir yere göndermesek' diyerek öğretmene duyduğu güveni dile getirdi.
▸Kahvepınar'a neden gidildi?
Kahvepınar komşu köydü ve öğretmen oranın muhtarı ile öğretmeniyle çok samimiydi. Tayin haberini vermek ve helalleşmek için Özdamar ile birlikte Kahvepınar'a gidip muhtarla vedalaştılar.


