İnsan Biriktiren Müdür: Babamın Yöneticilik Hikâyeleri

Photo by Brett Jordan on Unsplash
Hoşgeldin 😊
Ergenliğimi atlatıp babama derin bir saygı duymaya başladığım günlerden beri yapmak istediğim şeye sonunda başlıyorum.
Babamın yıllar önce bana anlattığı hikâyeleri, verdiği öğütleri ve hayata dair bakış açısını düşündükçe onun yolundan gitmenin aslında ne kadar büyük bir anlam taşıdığını daha iyi anlıyorum. Bu yüzden, o hayattayken, iyiyken ve hâlâ günde kilometrelerce yürüyebiliyorken buna başlamış olmak beni çok mutlu ediyor.
Yıllarca ertelediğim, bir türlü fırsat bulamadığım bu adımı sonunda atarken içimde büyük bir heyecan ve aynı zamanda derin bir korku var. Acaba başarabilecek miyim? Gerçekten güzel olacak mı? Ailem ve babamı tanıyanlar gözyaşlarıyla mı okuyacak, yoksa “Olmamış.” mı diyecekler?
Çocukken seni en çok heyecanlandıran anı düşün. Mesela, ilk defa dev bir dönme dolaba bindiğin, sihirli bir kutuyu ya da hediyeyi açtığın, favori çizgi film karakterinle tanıştığın, dedenin büyük bir hikâye anlatacağı an; ilk bisikletinin veya oyun konsolunun alındığı gün; ailenin en kalabalık olduğu bayram sabahı ya da hiç tanımadığın bir çocuğun, elindeki uçurtmayı sana verdiği o an…
Git o güne, yaşa o heyecanı tekrar!
İşte, tam olarak böyle bir heyecan hissediyorum.
Eğer yazılarımı düzenli takip eden, beni seven okurlarımdan biriysen “Yine ne gelecek acaba?” diye meraklanmaya başladın tabii. Sevgili babacığımın bazı anılarını, hayat dersleriyle ve kendi yorumlarımla harmanladığım yazılarımdan oluşan bir seriye başlıyorum.
Bu seri için özel bir format veya başlık koymayı düşünmüyorum çünkü bu, bazen sonraki yazıları zorlama hâle getirebiliyor. Neyse, önceki anı yazılarıma da göz atmayı unutma!
Babamla dağlardaki gezilerimiz, Stephen King’in en ürkütücü romanlarından birinin askerlik anılarımla birleşmesi, Haluk Levent’le çekindiğimiz müthiş fotoğrafın hikâyesi, Evgeny Grinko’nun Âşık Veysel’den nasıl etkilendiği… Daha neler var neler!
Babam, ben dâhil pek çok insanın sevip saydığı, imrendiği bir okul müdürüydü. Otuz beş yıllık meslek hayatında görmediği kalmamış.
Bu yazılarda babamın anılarını bizzat onun ağzından dinleyeceğiz. Kimi zaman okuldan korkup samanlıkta saklanan bir çocuğu nasıl okula alıştırdığına, kimi zaman çiçeği burnunda öğretmenleri yalnızca mesleğe değil hayata da nasıl hazırladığına, kimi zaman ise ameliyat olan bir öğrencisinin hastanede yüzünü nasıl güldürdüğüne şahit olacağız.
Onun yaşanmışlıkları o kadar derin ve anlamlı ki ben ancak naçizane yorumlar yapıp küçük katkılarda bulunabilirim. Anılarının bir gün kitap olacağını düşünüyor ve buradan ona bunun sözünü veriyorum! Hatta gün gelir, devran döner, öğretmenlerimize hak ettikleri saygınlığın geri verildiği zamanları görürsek belki de Çemberimde Gül Oya gibi bir dizisi bile çekilir. Kim bilir?
Bu yazıda onun yöneticilikle ilgili birkaç anısından bahsedip doğru ve yanlış yaptığı şeyleri irdeleyeceğiz.
Karı koca okulumda öğretmendi. Kadın birinci sınıf, kocası üçüncü sınıf öğretmeniydi. Kadın öğretmenin velilerinden biri okula gelmiş, bahçede öğretmenle cahilce konuşuyordu. O sırada öğretmenin kocası, pencereden durumu görmüş, dersini bırakıp bahçeye inmişti. Belli ki kavgaya niyetlenmişti. Arkasından koştum:
“Çık yukarı! Bu öğretmenle ilgili her şey bu okulda benden sorulur. Sen sınıfına sahip çık. Bu benim kızım, utanmıyor musun? Niye bana gelmedin? Öğretmen veliyle konuşur, sorun çözülmezse veliyle görüşmeyi ben yaparım.”
Veliyle odamda görüşerek meseleyi öğrendim. Ardından öğretmenimi de davet edip sorunu çözüme kavuşturdum. Son olarak öğretmenin eşini de görüşmeye çağırdım:
“Kavga etseniz, seni şikayet etseler ne olacak? Bunca yıllık emeğini yakacaksın mısın? Ne yapıyorsun?”
Sonradan hanımı da eşine şöyle demiş:
“Müdür Bey seni dövse bile sesini çıkarma, bir bildiği vardır.”
Velinin çocuğu ameliyat olacakmış. Sorun da bununla alakalıymış. Onu da ziyarete gittim. Az önce öğretmenimin karşısında her şeyi biliyormuş gibi çemkiren o veli, beni görünce şaşırarak sordu:
“Müdürüm, sen niye geldin?”
“Ana babanız burada (ilçede) yok. Burada anneniz de babanız da benim. Ben yanınızda olacağım.”
Dediğimi de yaptım. Bir ihtiyaçları olduğunda yardım ettim, evrak istendiğinde koşturdum. Çocuk ameliyat oldu, ufak hediyeler aldım. Uzun süre bekledim, “Bir şey olursa mutlaka arayın,” dedim. Ev telefon numaramı verdim.
O gün orada veliyle hanımı birbirlerine sarılıp ağlaştı. Kendi öğretmenimi de velimi de hep böyle sahiplendim.
Normalde çok iyi çalışan, dersini etkili ve anlaşılır bir şekilde anlatan, vaktinde gelen ve sınıfına zamanında giren iyi bir öğretmen arkadaşımız vardı. Babası da öğretmenmiş, zamanında onu iyi yetiştirmiş. Okula gelirken hiç gecikmezdi ama bir gün, ikinci dersin ortasına gelmişiz, hâlâ yok! Hemen aradım, sordum:
“Hayırdır, ne oldu? Başına bir şey mi geldi?” dedim. Öğretmen telefonda ağlamaya başladı.
“Geleyim mi, neyin var?”
“Yok, şimdi çıkıyorum. Ben gelirim, müdürüm.”
Okula geldiğinde “Öğretmenim, hoş geldin. Elin yüzün bembeyaz, otur bakayım,” dedim. Öğretmen ağlamaya başladı:
“Müdürüm, geç kaldım.”
“‘Neredesin, niye geç kaldın?’ diye sormuyorum. Otur, belli ki büyük bir sıkıntı yaşamışsın. Dinlen, al şu çayı iç. İlk defa geç kalıyorsun, önemli bir şey olduğu belli.”
Oturdu, çayını içerken sakinleşti.
“Hayırdır, ne oldu? Hayatî bir sıkıntın olmasa böyle olmazdın.”
“Çocuğum hastalandı müdürüm.”
“Beni niye aramadın? Her gün dersine vaktinde giren ve dersini iyi anlatan çok değerli bir öğretmensin,” dedim ve şu öğrencin şöyle iyi, bu öğrencin böyle iyi diye sözlerime devam ettim.
“Müdürüm, sen bunları nereden biliyorsun ki? Biz seni çiftçisin, okulda da dinleniyorsun sanırdık.”
“Yaa, olur mu öyle şey? Ben her zaman öğrencilerin arasındayım, aileleri de tanıdığım insanlar. Siz öğretmenlerin dersi nasıl işlediğini de bilirim. Öğretmenim, derdin, sıkıntın nedir?”
“Çocuk hastalandı, ateşi çok yükseldi ve düşüremedik. Gece hanımla acile götürdük. O, çocuğun yanında kaldı, ben eve uğradım, sonra da çıkıp okula geldim.”
O zamanlar cep telefonu olmadığı için, odamdaki telefonu göstererek “Ara şuradan hastaneyi, hanımını. Çocuğun ne durumda olduğunu sor,” dedim. Öğretmen hastaneyi aradı, karısıyla konuştu. Yine de böyle bir durumda insanın içi rahat edebilir mi, hiçbir şey olmamış gibi işine dönebilir mi?
“Hocam, bugün senin sınıf bende. Git çocuğunun yanına, bugün gelme.”
Öğlene doğru çocuk biraz toparlanmış, öğretmen okula döndü.
“Hanımın gece boyunca refakatçiydi, hâlâ da çocuğunun yanında. Sen niye geldin ki? Ben önce öğretmenim, sonra müdür. Gerekirse öğrencilerimin, canlarımın tuvaletini bile temizlerim.”
“Ne olur müdürüm, yardım edeyim. Böyle olmaz.”
Sonra bu öğretmen daha da başarılı oldu. Sınıfı aldı yürüdü.
Sınıfı alıp yürüyen bir başarılı öğretmen hikâyesi daha dinleyelim:
Türkiye’de sekiz yıllık mecburi ilkokul eğitiminin olduğu yıllarda çok fazla öğretmen alımı yapıldı. Edebiyat mezunu, mimar… Herkes öğretmen oldu. Bir gün, bu şekilde öğretmen olmuş bir mimar geldi.
Sonuçta mimar ya, bizden daha eğitimli(!) ama ukala mı ukala. Burnundan kıl aldırmıyor. Kocası da notermiş. İlk sınıfı burası değilmiş, daha önce sınır bölgesinde dördüncü ve beşinci sınıfları okutmuş. Gümrükten ders kasetleri geliyormuş, öğretmen de kasetleri oynatıcıya takıp projektörle çocuklara izletiyormuş.
Sene 2003, çoğu okulda internet bile yokken benim okulumda her sınıfta internet, televizyon, bilgisayar ve projektör vardı. Üstelik tüm bunlar ilçede başka hiçbir okulda yoktu. Mimar öğretmene ikinci sınıfı verdim. Hoca Hanım, geldiği yerde yaptığı gibi televizyona kasetleri koyuyor, çocuklar da seyrediyormuş. Bazen bu yeni mezunlara bilerek “Siz daha iyi bilirsiniz hocam, bilgileriniz tazedir,” diye sorular sorarım ki bazı öğretmenlerin derslerinin hiç düzenli olmadığı, verdikleri cevaplardan bile belli olur. Mimar öğretmene de sordum:
“Hoca Hanım, sınıfınız nasıl?”
“Müdürüm, okulun en geri zekâlı sınıfı burası. İkinci sınıfa gidiyorlar ama okuma yazma bilmiyorlar.”
“Öğretmenim, geçen yıl bu dersleri veren öğretmen çok iyiydi. Bu sınıfta birçok arkadaşla birlikte derslere girdik ve öğrencilerin okuma yazma öğrenmesini sağladık.”
“Hayır, Müdürüm. Bu sınıf geri zekâlı, öğrencilerin hiçbiri okuma yazma bilmiyor.”
Hoca Hanım’ın bazı konuşmalarımdan gocunduğunu, bana karşı bir savunma mekanizması geliştirdiğini ve bu yüzden bana hiçbir şey sormadığını düşünmeye başladım. “Hocam siz sınıfa geçin, ben de geliyorum,” dedim.
Girdim sınıfa.
“Merhaba canlar, nasılsınız?”
“Sağ ol.”
“Dersiniz ne?”
“Türkçe.”
“Oturun kuzularım, paşalarım. Hocam, siz dersinizi işleyin.”
Öğretmen önce konuyu anlattı, sonra televizyona taktığı kasetten de gösterdi. Ardından, öğrencilere, anlattığı konu hakkında dersin özetini çıkarmalarını söyledi. Yalnız, çocukların hiçbiri cevap vermedi, kimse bir şey yazmadı. “Tamam hocam,” dedim. Ceketimi çıkardım, astım ve devam ettim:
“Müsaadenizle sınıfı devralıyorum.”
Çocukların anlayacağı şekilde bir hikâye, eğlence ve goygoy ile onları rahatlattım, gerginliklerini aldım.
“Öğretmeniniz konuyu anlattı ama hiç özet çıkarmadınız. Ben sizi biliyorum canlar, neden?”
Yine cevap yok.
“İsterseniz bu özeti birlikte yazalım.”
“Olur öğretmenim.”
“O zaman güzel bir giriş cümlesi bulalım. Kim başlamak ister canlar?”
Biri kalktı, biri oturdu derken güzel bir giriş cümlesi bulundu. Onunla başladık. Hep birlikte, kendi cümleleriyle konuyu özetlediler.
“Hadi, kitabı açalım. Biraz okuma çalışalım.”
Bir metni çocuklar içlerinden birkaç kez okuduktan sonra sordum:
“Kim anlatmak ister?”
Biri birazını anlattı, diğeri devam etti. Konuyu anlamışlardı. Teneffüs oldu ama çocuklar, “Öğretmenim (Müdürüm), çıkmayalım, devam edelim,” dediler.
Öğretmen şaşırdı, renkten renge girdi.
“Öğretmenim, bunlar daha ikinci sınıf. Senin, onlara on beş gün yazma alıştırması yaptırman gerekir. İlk şart, çocuğu kendin gibi, kendi çocuğun gibi sevmektir. Hemen parmak kaldıranı değil, hiç bakmayanı kaldıracaksın. Onu da seveceksin. Onlara basitçe, kendi cümleleriyle ve kendi açıklamalarıyla yazdıracak, onları kendi sözleriyle konuşturacaksın. Bildikleri seviyeden devam edeceksin. Temeli onlar belirleyecek. Çocuklar size çok yabancı. Daha kendinizi onlara kabul ettirememişsiniz ki…”
O günden sonra, mimar öğretmen her konuda bana ve diğer öğretmen arkadaşlara soru sormaya başladı. Mesela bir gün:
“Müdürüm, beş dakika benim sınıfa gelir misiniz? Çocuklar yaramazlık yapmış, nasıl barıştırılır bilemedim.”
Ben yardım ettim, bazı öğretmen arkadaşlarımdan da rica ettim. Sınıf zaten iyiydi, aldı yürüdü. Öğretmen, kalem, çikolata, silgi gibi hediyeler alarak çocukların kalbini de kazanmaya başladı. Tabii ki karşılığı, derslere iyi çalışmaktı.
Aradan birkaç gün geçti. Öğretmenin kayınbabası hastalanmış ve vefat etmiş. Gece telefon geldi:
“Müdürüm, çok kötüyüz. Beş gün gitmek istiyoruz ama dilekçe doldurup Millî Eğitime gidecek bir vaktimiz yok, şu an yola çıkmamız gerekiyor. Gidersem beni öğretmenlikten atar mısınız?”
“Başınız sağ olsun, çok üzüldüm. Ne meslekten kovması öğretmenim, gidin tabii ki.”
Sabah, okuldan önce Millî Eğitim Müdürü’ne gittim. İlçe Millî Eğitim Müdürü:
“Üç gün idari izin bile sadece birinci derece yakınların vefatında verilir. Beş gün izin mümkün değil, Müdür Bey. Siz öğretmeni neden kafanıza göre gönderdiniz?”
İnsanlıktan girdim; öğretmenin kayınbabasına olan yakınlığından, eşinin ilçede noter olarak görev yapmasından, kayınvalidesinin daha önce vefat etmiş olması sebebiyle yas evinin bütün sorumluluğunun öğretmene kaldığından çıktım ve sonunda İlçe Millî Eğitim Müdürü’nü ikna ettim.
Sonra bu öğretmen, iletişim sorunlarını da çözdü; sınıfı okulun en iyi, en başarılı sınıfı olmaya devam etti.
Öğretmenliğe başladığımın ikinci senesi, yedinci ya da sekizinci ayıydı. Birinci sınıfa bir çocuk kaydoldu: Erkan. Bir gün geldi, iki gün geldi, sonra bir daha gelmedi okula. Kaytarıyor. Okuldan kaçıyor. Bir hafta oldu, yok çocuk.
Erkan, evin kaç kızdan sonra ilk erkek çocuğu. Çok kıymetli, üzerine toz kondurmuyorlar. Bir gün babasını okula çağırdım.
“Öğretmenim, ben baskı yapmayayım. Annesinden sor, onu çağır,” dedi.
Annesi geldi. Dedim ki:
“Bacım, bu oğlanı siz seviyor musunuz, yoksa ona düşmanlık mı ediyorsunuz? Bu biricik oğlan… Çiftçi mi olsun istiyorsunuz? Amir, memur olsun, bilgili, kültürlü olsun istemiyor musunuz?”
“Biz istiyoruz da Erkan samanlıkta saklanıyor. Gel, onu bul samanlıkta, götür hocam.”
Ders başlayacaktı, müdürden rica ettim:
“Benim sınıfa biraz bakar mısınız, Müdür Bey?” dedim.
Veliyle gittik eve. Ahırı, samanlığı gösterdiler. Dışımdan yüksek sesle konuşmaya başladım:
“Ahırda ne kadar da inek varmış, maşallah! Bu inekler ne yiyor, ne içiyor acaba? Samanlık neredeymiş ki ola…”
Baktım, benim Erkan orada.
“Erkan, ne yapıyorsun kuzum? İneklere saman mı vereceksin, su mu vereceksin? Gel, birlikte verelim,” diyerek Erkan’la çalıştım. Biraz sonra:
“Aman Erkan, her taraf toz, pis. Okulumuzda, sınıfımızda o tertemiz sıralarda oturmuyorsun da bu ahırda, samanlıkta mı oturacaksın? Gel, okulda saklan.”
“Öğretmenim, bilmiyorum… Kızar, döversiniz diye saklanıyorum.”
“Biz öğretmek için varız. Bizim görevimiz bu zaten,” dedim.
Erkan’ı okşadım, sevdim, okula götürdüm. Hemen el bilek çalışmalarına başladık. Arada ders saati dışında da çalıştık. Bir bağlandı okula ama elinden gelse okulda yatacak.
Kısa zamanda anca cümleleri yarım edebildi. Bizi kursa alacaklardı. Erkan ağlamaya başladı.
“Ahmet öğretmen yoksa ben okula gelmem,” dedi.
“Erkan, sen beni seviyorsan ben de seni seviyorum. Ben sana mektup yazacağım. Okuma yazma öğren, bana kendi yazınla, kendi elinle cevap yaz,” dedim.
Kursa gittikten bir süre sonra Erkan’ın durumunu merak etmeye başladım. Eve mektup yazıp sordum. Erkan’ın önce gitmemek için ayak dirediğini ama sonra eski çalışkanlığını kaybederek okula devam ettiğini söylediler.
“Erkan beni seviyorsa sevgisini kitaplara, derse verecek.” dedim.
Samanlıktan topladığım çocuk, sene sonu gelmeden okumayı yazmayı öğrendi. İkinci, üçüncü sınıfta da takip ettim ama o yana bu yana tayin, rotasyon derken izini kaybettim. Şimdi nerededir, ne yapar kim bilir…
Anıların Bende Uyandırdığı Hisler
Babamın anlattığı anıları dinlerken bir yandan not almaya çalıştığım için üzerine fazla kafa yoramıyordum. Sonrasında yazıyı hazırlarken her birini tekrar tekrar okuyup sindirmeye çalıştım. Bazen bir film sahnesi izliyormuş gibi hissettim, tıpkı kitap okurken zihninizde canlandırdığınız gibi. Babamın çalıştığı okulun öğrencisi olmasam da oraya sık sık gider gelirdim. Okulu bildiğim için, babamın anlattığı anıları dinlerken onları zihnimde canlandırmak ve hayal kurmak benim için çok daha kolaydı. Âdeta o anları ben de yaşadım.
Babamın olaylara yaklaşımı, insanlarla kurduğu bağ, kriz anlarında sergilediği duruş… Tüm bunlar, bir yöneticinin sahip olması gereken temel özellikleri barındırıyordu. Oysa asıl ilginç olan, babamın bunları bilinçli bir ‘liderlik’ kaygısıyla değil, tamamen doğal bir şekilde yapmasıydı. Zira o, işini ve birlikte çalıştığı insanları gerçekten seviyordu.
Onun hikâyelerini dinledikçe, yöneticiliğin yalnızca yetki sahibi olmak değil; aksine, en çok sorumluluk almayı, insanları anlamayı ve dert edinmeyi gerektiren bir rol olduğunu daha iyi anlıyorum.
Yönetici olmak, yalnızca işlerin yürümesini sağlamak değil, aynı zamanda insanların yaşamlarına dokunabilmek demek. Babam, her anısında bunu tekrar tekrar gösteriyor: kimi zaman gözyaşlarını fark ettiği bir öğretmenin derdini dinleyerek, kimi zaman da öğrencisini hastanede yalnız bırakmayarak… Babam, yöneticiliği yalnızca idari kararlarla değil, insan odaklı yaklaşımıyla sürdürüyordu. En güzel yanı ise, yıllar sonra bu yaklaşımının insanların hayatlarında gerçek bir fark yarattığını görebilmem.
Bir yönetici olarak ben de bazen krizleri çözmeye, bazen de insanların gelişimini desteklemeye çalışıyorum ancak şunu fark ettim: O, bunu içgüdüsel olarak yaparken benim hâlâ düşünerek ve öğrenerek yapmam gerekiyor. İşte bu yüzden, bu yazı benim için de bir öğrenme süreci.
Peki, tüm bu anılar bize ne anlatıyor? Babamın yöneticilik anlayışından çıkarılacak dersler neler?
Babamın Yöneticilik Dersleri
📌 1. Kriz Yönetimi ve Sakin Kalmak
İlk anıda, bir öğretmenin veliyle tartışmaya girip işi büyütmesi üzerine babamın gösterdiği refleks müthiş bir kriz yönetimi örneğiydi. Çoğu insan böyle bir durumda paniğe kapılır, bağırır, kavgaya girer ya da suçlayıcı olurdu. O ise hem olayın daha büyümesini engelledi hem de öğretmeni yanlış hareketlerinden dolayı mahcup etmeden uyardı.
➡️ Gerçek bir yönetici, kriz anlarında duygularına kapılmadan herkes için en sağlıklı çözümü üretir. Panik yerine soğukkanlılık, bağırıp çağırma yerine diplomasi krizleri çözer.
📌 2. İnsan Kaynağına Yatırım Yapmak
Mimar öğretmenin hikâyesi, bana “insana yatırım yapmanın” önemini hatırlatıyor. Başta işine adapte olamayan, çocuklarla bağlantı kuramayan, hatta öğrencileri küçümseyen bir öğretmen vardı. Babam, onu silip atmak yerine gözlemledi, eksiklerini fark etti ve ona yol gösterdi. Sonunda o öğretmen başarılı bir sınıf yönetti ve işine tutkuyla bağlandı.
➡️ Bir yöneticinin en büyük sorumluluklarından biri, ekibindeki insanların gelişimine katkıda bulunmaktır. Başlangıçta yetersiz görünen biri, doğru yönlendirme ve destekle harikalar yaratabilir.
📌 3. Empati ve Sahiplenme
Çocuğu hastalanan öğretmenin hikâyesi, babamın yöneticilik anlayışındaki “insan odaklı” yaklaşımı gösteriyor. O öğretmen için belki de sıradan bir iş günüydü ama onun yaşadığı sıkıntıyı fark edip ona destek olmak, öğretmene kendini değerli hissettirdi.
➡️ İyi bir yönetici, ekibini sadece birer çalışan olarak değil, birey olarak görür. Onların sorunlarını anlamaya çalışır ve gerektiğinde destek olur.
📌 4. Bireyselleştirilmiş Liderlik
Erkan’ın samanlığa saklanma hikâyesi tam bir “bireyselleştirilmiş eğitim” örneği. Babam, çocuğu zorla okula getirmek yerine onun dünyasına girerek, onun koşullarını anlamaya çalışarak hareket etti.
➡️ Her insan farklıdır, her çalışan farklıdır. Liderlik, herkese aynı reçeteyi sunmak değil, onları kendi dünyalarına göre yönlendirmektir.
📌 5. Güven Vermek ve İnsanların Yanında Olmak
Kayınbabası vefat eden öğretmenin hemen izne gönderilmesi ve Milli Eğitim Müdürü’yle konuşulup izin alınması… Babamın bakış açısı hep şu olmuş: “İnsanlar kurallar için değil, kurallar insanlar için vardır.”
➡️ İyi bir lider, ekibinin yanında olduğunu her zaman hissettirir. Onların sorunlarını çözmek için elinden geleni yapar ve gerektiğinde onlara güven aşılar.
Peki, Ben Ne Yapıyorum?
Babamın bu hikâyelerini dinledikçe, kendi liderlik yolculuğuma dönüp bakıyorum. Onun kadar içgüdüsel ve sezgisel bir yönetici miyim? Hayır ama ondan öğrendiğim en önemli şey, insanlara gerçekten değer vermek ve onların yanında olmak.
💡 Ekibimdeki birine yeni bir görev verirken onun güçlü ve zayıf yönlerini hesaba katıyorum.
💡 Birisi hata yaptığında onu silmek yerine hatasının nedenlerini anlamaya çalışıyorum.
💡 Kriz anlarında hızlı kararlar almak yerine, önce bir adım geri çekilip en iyi çözümü bulmaya çalışıyorum.
💡 İş yerinde yöneticiliği sadece teknik konularla sınırlı görmeyip takımın motivasyonuna da önem veriyorum.
💡 Belki de en önemlisi, babamı seneler sonra bulan öğrencileri gibi (bir öğrencisi onu otuz sene sonra buldu, canlı şahidim), insanların bir gün bana dönüp “İ yi ki sen vardın,” demesini sağlayacak bir lider olmaya çalışıyorum.
Yıllar önce samanlıkta saklanan Erkan gibi, mesleğe alışamayan mimar öğretmen gibi, kriz anında yanlış kararlar verecek olan o öğretmen gibi… İnsanların hayatında gerçekten bir fark yaratabilmek. İşte en büyük yönetim başarısı bu değil mi?
Peki babam bunları nereden öğrendi, sadece iç güdüsel miydi? Bu hikâye kitap olabilir demiştim ama şimdi değil. Başka yazılarda görüşmek üzere!
Sıkça Sorulan Sorular
▸Bir okul müdürü öğretmenleri ve velileri arasındaki çatışmayı nasıl yönetmeli?
Deneyimli müdür, çatışma anında tarafları birbirinden ayırarak her biriyle ayrı ayrı görüşür. Önce öğretmeni sınıfına gönderir, veliyle kendi odasında buluşarak sorunu dinler, ardından öğretmeni de dahil ederek çözüme kavuşturur. Bu yaklaşım hem otoriteyi hem de empatiyi bir arada korur.
▸İyi bir yönetici çalışanlarının özel yaşamıyla ne ölçüde ilgilenmeli?
Çocuğu hastalanıp geç kalan öğretmen örneğinde görüldüğü gibi, etkili bir yönetici çalışanını hemen sorgulamak yerine önce dinler ve teselli eder. Öğretmenin geçmiş performansını takdirle dile getirerek güven ortamı oluşturur; bu sayede çalışan kendini değerli hisseder ve sorununu açıkça paylaşır.
▸Okul müdürünün velilerle ilişkisi nasıl olmalıdır?
Müdür, öğrencisinin ameliyat sürecinde veliyi hastanede bizzat ziyaret ederek 'burada anneniz de babanız da benim' der ve somut destek sağlar. Bu örnek, yöneticinin kurumsal sınırların ötesine geçerek insan odaklı bir tutum benimsemesinin güveni ve saygıyı nasıl pekiştirdiğini göstermektedir.


