İnsan Biriktiren Müdür 3

pexels.com 'dan alınmış Mümine Durmaz'a ait fotoğraf. Koskoca sitede beğendiğim fotoğrafın bir Türk'e ait çıkması da nasıl tesadüf?


Bu yazıda pek yöneticilik hatırası yok, okul da yok ama içinde bambaşka şeyler var. Babamı, insan biriktiren müdürü, ayda yılda bir konuşturup anılarını kayda alabildiğim için artık ne anlattırabildiysem onu yazdım. Bu yazıda sizi yeniden Sivas'ın Kazancık köyüne götürüyorum: Pur kayalıkları, keklik sesleri, uzun kış geceleri ve yıllar sonra bir otogarda yaşanan beklenmedik bir kavuşma...

İyi okumalar.

İlk yazı için tıklayınız: İnsan Biriktiren Müdür: Babamın Yöneticilik Hikâyeleri


"Evin üstü tahta, “ters tavan” derler. Onun da üzerinde ne çamur var ne bir şey var. Sobayı yakıyorum, geri içeriye kar doluyor; yani soğuk oluyor ama yatağı ısıttıktan sonra sıkıntı kalmıyor. Fakat Sivas'ın öyle bir ayazı öyle bir soğuğu var ki...

Bir de çocukların getirdiği tezekleri kullanmak istemedik biz. O yüzden de odun satın almaya gitmiştim. O zaman zaten köpek ısırdı beni, önceki yazıdan hatırlarsınız. Çocuklara bakıyorum, sabahleyin donuyorlar... Hem ben öğlenciydim; benim öğrenciler öğlenleyin gelirken bile böyle herkesin kucağında birer çanta, bir tane tezek. Dedim: “Bu çocukların hakkı yenilmez. Yani onların getirdiği yakacakla ısınılmaz,” diye köyde odun aldım da orada da şifayı bulduk, köpek ısırdı beni ama köylü fedakârdı. Yok; tezek esirgeme, yakacak esirgeme işi değildi fakat benim mizacıma uymuyor onların getirdiği yakacağı yakmak.


Kazancık'ta Bahar

Velhasılı bahar gelmeye başladı ama o kadar güzel bir bahar... Oralarda karlar eriyor bir taraftan. Hayat, tabiat canlanıyor böyle; göreceksin. Ben dağları zaten çok seviyorum. Bir de köyün karşısında Pur Kayalıkları diye beyaz taştan bir kayalık var. Boş olduğum her vakit, gidiyorum orayı bir inceliyorum. Pur kayaları… Mermer değil ama sanki cam gibi; öyle parlak, bembeyaz, kar gibi. “Pur taşı” diyorlar, hiçbir şeyde de kullanılmıyor.

Ben o kayalıklara hayrandım, oraya giderdim. Bir de köyün üst tarafında şöyle 200-300 metre yukarı çıkınca keklikler öter. Çıkardım, orada keklik sesleri dinlerdim. Köyün öyle şeyleri vardı zaten; tavşanları köye yakın yerde, kışın karda görürdüm. Biraz avcılık var ya bizde, tavşanları, keklikleri takip ederdim. Köyde de hiç avcı yok. Kimseden de tüfek isteyip gidip av yapmak istemedim çünkü sabahleyin çok erken uyandığım zaman keklik sesi duyuyorum köyde. O kadar güzel bir ahengi var ki ben de hiç ne tavşana ne kekliğe silah sıkmadım yani. Hiç de ava çıkmadım. Fakat hep değneksiz çıkıyordum dağa çıktığım zaman da. Velhasılı oranın tamamı çok dağlık, taşlık. Kışın yolu kapanıyor; hele mart başına kadar yol açılmıyor, araba gelmiyor köye ama ben çok seviyordum tabiatını. Köyün insanları da çok iyiydi. Bana da sağ olsunlar çok saygı, hürmet gösteriyorlardı. Görev arkadaşım çok iyiydi. Hemen okulun karşısında bir de jandarma karakolu vardı, 25 hanelik köyde. Rahmetli Atatürk’ün emriyle kurulmuş o karakol oraya; kimse de kaldıramıyor, dokunamıyordu. Köy Çeçen’di yani.

Bütün o çevre köylerin asayişi bu karakola bağlıydı. Sağlık evi vardı; sağlık evinin ebeleri, hemşireleri vardı ama doktor yoktu. Kışın zaten doktor gelmezdi, ulaşım olmadığı için; yollar açık olduğu zaman da Sağlık Müdürlüğünün arabasıyla gelirdi. Fakat bizim karakolla da doktorla da pek işimiz olmadı.

Bizim öğrenciye karşı aşırı bir düşkünlüğümüz vardı. Hep öğrencilerle beraberdik. Mesela, Hami’yi nasıl okuturuz filan... Çocuğun problemi var; bunu nasıl hallederiz... Biz öğretmen arkadaşım Mehmet Bey’le devamlı bu çocuklar üzerine yoğunlaşır, onları konuşurduk.

Halbuki 80 İhtilali yeni olmuştu; fakat bizi ihtilal şu bu sağ sol... Bizim fikirlerimiz yok muydu? Vardı ama biz devletten maaş alıyoruz. Çocuk yetiştireceğiz, çocukları eğiteceğiz. Bu yüzden de yediğimiz ekmeğe ihanet etmeyelim, haram lokma yemeyelim diye devamlı boş vakitlerimizde çocuklarla ilgileniyorduk. Zaten köyde kaynak yok, tahsilli insan yok, ansiklopedi yok; evlerde bilmem ne… Ödev versem çocukların ödevlerine de biz yardım ediyorduk yani.

Hiç boşumuz yoktu köyde. Zaman zaman akşamları bazı odalarda toplanırlar, otururlardı; kahvehane de yoktu, oraya giderdik biz de. Çay sohbeti çok farklı olur, hoşumuza giderdi. O sene ilkbaharda, mart ayıydı herhâlde, Türkiye bir basketbol turnuvasında (Mart 1981'de İzmir ve İstanbul'da düzenlenen EuroBasket 1981 elemeleri) yabancı takımlarla oynuyordu. Ben, hiç basketten anlamayan adam, yabancı takımlarla oynadığı için hangi gün maç varsa kaçırmıyordum.

2-3 arkadaş gidiyorduk. Zaten o zaman siyah beyaz televizyon var, o da köyde çok az evde var, üç beş tane. Birini bize ayırıyorlardı, biz o üç arkadaş orada basket maçı izliyorduk.

Köyümüzün insanları çok iyiydi. Muhtarımız Ramazan amca vardı, onun abisi Haydar amca vardı ama hepsi böyle bize karşı cömert, saygılıydılar. O zaman öğretmen çok kıymetliydi köylerde. Bizi en üst köşeye oturturlardı ihtiyarlar. Ben hatta, "Sizin âdetinizi bozmak istemiyorum, buna kızıyorsunuz; yoksa beni bu üst köşeye, şu ihtiyarların üst tarafına oturtmaya kimsenin gücü yetmez ama âdetlerinize saygı duyuyorum. Bunu da öğretmenlerin ilmi fazla diye şahsıma değil, öğretmene ve ilme gösterdiğiniz saygı olarak kabul ediyorum," derdim.

Gaziantep'teki köyümde de öyleydi. Ben aşağıya oturdum mu hemen sürüye sürüye yukarı oturttururlardı. Köyün en aydın insanı kim? Öğretmen ve imam. Köylünün din anlayışları biraz farklıydı. O yüzden köylüye göre en aydın insan öğretmendi.


Köyde Öğretmen Sevgisi ve Saygısı

O zaman o kadar çok sevgi, saygı vardı öğretmenlere. Bizim de anne babadan aldığımız öyle bir terbiye vardı ki o yaşlılara, insanlara yahut çocuklara kesinlikle öyle bir sertlik, sevmemezlik öyle bir şey mümkün değil. Aynı Yunus Emre gibi, “Yaratılanı hoş gör, Yaratan’dan ötürü” misali biz herkesi sevip sayıyor, herkesi kucaklıyorduk. O yüzden de köylü diyordu ki bu öğretmenler ne kadar iyi insanlar.

Demek ki önceki öğretmenlerden artık azar mı işittiler; “Onlarla nasıl geçinirdiniz?” diye de sormadım bile. Bizim huyumuzu severlerdi yani gittiğimiz yerde.

Çok, evimize, bekâr adama süt gönderirler, yoğurt gönderirler. “Ya ben bunu ne yapacağım?” derdim. Mesela Şarkışla'da, Kazancık'ta "Süt, yoğurt getirmeyin bana, ben onunla uğraşamam. Gelirim ben; süt istiyorsam evinizde içerim, yoğurt istiyorsa canım, gelir evinizde yerim. Eve gelmesin diye mi bunu yapıyorsunuz?" deyince göndermediler bir daha.

Biraz da benim böyle latifelerim vardı; yarı şaka, yarı ciddi, yarı sert falan. Onlar da köylülerin hoşuna giderdi. (Evet babacım, bende de var. O huyumu senden almışım, emin ol pek çok insanın hoşuna gidiyor canımcım.)

Çok değişik bir hayat. Düşünebiliyor musun, köyde televizyonlar çok zaman çalışmaz; siyah beyaz zaten, iki üç tane var.

Ondan sonra bütün yollar kapanmış. Yabani hayvan bile kalmamış dağlarda, köyün etrafında. O uzun gecelerde toplanıyorduk evlerde, çay içmeye doyamıyorduk ama. Oradaki su çok güzeldi, o suyun çok güzel çayı çıkıyordu. Geç saatlere kadar çay içiyorduk. Gece dağılırken de beni eve kesin götürüyorlardı. Bazı çok azgın köpekler vardı, o yüzden.

Köyün hayatı çok farklıydı. Bizim “ahır sekisi” dediğimiz sistem vardı orada ama çok güzeldi o zaman. Hayvanlar bugünkü gibi katkılı yem yemiyordu. Hayvanların yedikleri yemler hep natürel. Odayla hayvanların arasında, o ahır sekisi denilen yerde, tahta perde vardı. Ahırın sıcaklığından istifade ediyorlardı, hem de soba da yakıyorlardı. Dağ köyü, o kadar çok soğuktu yani. Çok sert bir kışı vardı. Ama insan her yere adapte oluyor ya.

Not: Bu arada babamın anlattığı 'ahır sekisi' sistemi bana Mary Shelley'nin yeni okuduğum Frankenstein romanındaki bazı sahneleri hatırlattı. Romanda canavar, bir dönem bir ailenin evine bitişik, ahşapla ayrılmış küçük bir bölmede saklanıyor ve gizlice aileyi izliyordu; insanların yaşadığı bölümle hayvanların bulunduğu kısmın iç içe olduğu, soğuk coğrafyalara özgü eski bir yaşam düzeni vardı orada da. Benzer yapılar yalnızca Anadolu’da değil, Kafkasya’dan Alp köylerine, hatta eski İskandinav yerleşimlerine kadar birçok yerde görülüyor.

Belki bazı yaşam biçimleri kavimler göçüyle kültürden kültüre taşındı, belki de mesele çok daha basit: İnsan aynı sert kışla karşılaşınca dünyanın farklı yerlerinde benzer çözümler bulabiliyor.

Aslında bizim âdetlerimiz sizden farklı falan diye bazı şeyleri vardı, bana söylerlerdi. Şimdi mesela babanın yanında, amcanın yanında, kendinden büyüklerinin yanında bir kişi çocuğunu kucağına almaz, sevmez; sevemez yani. Aynı şeyi bizde de vardı.

“Biz Çeçen’iz, Çerkez’iz; bizim âdetimiz böyledir,” derlerdi ama aynı şey bizde de vardı. Düğün âdetlerine bakıyorum, aynısı; sadece oynama şekilleri farklı. Bu insanların dillerini ben inceledim. Türkçe, biraz Arapça, biraz Farsça kelime karışık. Genelde bizim “ilk Türkçe”, “proto-Türkçe” dediğimiz Türkçe kelimeler çok fazlaydı dillerinde. Ben diyordum: “Ha, siz tamam, hadi Çeçen’iz, Çerkez’iz diyorsunuz, biz Türk değiliz diyorsunuz ama şu âdetler bizim âdetler, şu konuştuğunuz kelimeler, şunlar şunlar, şunların hepsinin aslı Türkçe.”

“Siz Kafkasya'da yaşamışsınız; en azından Türkçe konuşmuşsunuz. Fakat sonra diliniz bozulmuş,” diyorum yani. Etkilenmemek imkânsız. Diller zaten birbirinden etkileniyor da bu şekilde bazı ilmî konulara, böyle işte dil konusuna girerdik, konuşurduk. Âdetler mesela… Kafkasya'daki halkların -Türk, Ermeni, Çerkez…- genelde oyunları, kullandıkları müzik aletleri, her şey ortak ya. Yani sadece dilde değişiklik var, diller birbirleriyle harmanlanmış yani.

Mesela bir Karadenizlinin, Diyarbakırlının veya İstanbullunun Türkçesiyle Orta Anadolulunun Türkçesi arasında nasıl fark varsa onlarınki de hemen hemen ona benzer bir şey yani. Biraz da benim edebiyatım eskiden beri iyi olduğu için bunları seçebiliyordum, ayırt edebiliyordum. Benim Türkçeyle ilgili bazı araştırmalarım vardı, bunları ayırt edebiliyordum. Önceden benim karşımda çok Çeçen milliyetçiliği yapıyorlardı, ondan sonra Çeçenliklerini neredeyse kaybettiler.

Genel isimleri Çerkez. Çerkezler boy boy yani. Çerkezlerde Çeçen var, Abhaza var, Abzak var, Hat Koy var, Kumuk var; aslında Kumuklar Çerkez değil ama onların da ayrı bir konuşma şekilleri var. Onların köyünde ben çalışmadım. Lezgi var. Bunlar kendilerini Çerkezlerin bir sülalesi, soyu, boyu olarak görüyorlar. Kuşkalar mesela, hemen dibimizde Kuşka köyü vardır, Kahve Pınar diye. O köyle bunların dilleri farklıydı. Bir araya geldiler mi “Biz daha iyiyiz, siz şöyle korkaksınız,” derlerdi; onlar da derdi ki “Biz sizden daha iyiydik.” Böyle atışmaları çok olurdu onların. Aslında onların da bir araya gelmeleri mümkün değil. Çünkü birbirlerine karşı çok aşırı bir benlik güdüyorlar yani.

Tabii biz böyle şeylerle ilgilenmiyorduk. Eğer bildiğim konularsa bunlar -tabii ben çok kitap okuyordum- izah ediyor, açıklıyordum fakat böyle şeyler üzerinde durmuyordum. Genelde bizim şeyimiz çocukların eğitimiyle ilgiliydi. Allah razı olsun, Özdamar da -müdür yetkilisi çalışma arkadaşım- bu konuda çok düşkündü, benimle aynı kafa yapsındaydı. Öğrencilerle diyaloğumuz çok farklıydı. Ben çocuklarla oyun oynardım. Hem bekârdım da zamanım da çoktu. Çocuklarla oyun oynardım. Mahalle oyunları da oynardık arada sırada. Tabii bunları hep okul bahçesinde yapardık.

Çocuklarla samimiyetim çok iyiydi. “Bu gece uyunmayacak. Herkes şu dersi yapacak,” desem uyumazlardı yani. Öyle bir bağlılıkları vardır çocukların. Ama ben de onlara çok hoş davranırdım; öğretmen gibi sert değil de sanki arkadaş gibi. Fakat yanlış yaptıkları zaman da onlara yönümü dönmezdim. Azıcık şöyle sert baktım mı "Öğretmenim, ne var sanki; iki tokat vursan onun acısını unuturum. Böyle yaptın mı çok canımız yanıyor," derlerdi. Benim o konuşmadığıma, biraz sert baktığıma çok üzülürlerdi.

Çocuğu eğitmek sevgiyle olur. Hani medreselerde falakayla olmaz. Sopayla, azarlamayla olmaz. Zaten çocuğun bilmediği bir konuyu öğretmen öğretecek. Çocuk bilse niye gelsin? Çalışmayacak, haylazlık edecek... Sen bunu şekillendiriyorsun, bu insan ya. Bunun kalıbı yok, bilmem nesi yok ki. Var, kalıpları var ama öyle ne bileyim; bir şey kalıbı, bina kalıbı gibi veya heykel kalıbı gibi değil. Ahlak, ilim, insanlık, terbiye… insanın kalıbı. İnsanı bu kalıplarla yetiştirmek daha zor tabii. Ama önce öğretmen kendisi bilecek, kendisi hazmedecek bunları.


İnsan Biriktiren Müdür'ün Hami ile Karşılaşması

Hami 15 yaşındaydı. Bir sene okuttum, 16’sında mezun ettim. Üç sene sonra, sene 85'te falan 19 yaşında olması lazım. Gaziantep'te çalışıyordum. Direkt otobüs yoktu zaten Develi'ye. Antep'ten Kayseri terminaline gelip oradan Develi'ye geçiyordum. Bir gün indim. Biraz da valizim var, tekim. Ya baktım hemen bir genç koştu geldi, benim valizleri aldı, Develi otobüsünün oraya götürdü. Önce ben, "Valizi kaçırıyor herhalde bu kim ise. Zaten valizde de kıymetli bir şey yok," dedim. Baktım Develi otobüsüne götürüyor. Vardı otobüsün yanına, bekliyor beni.

"Genç, teşekkür ederim," dedim.

"Hocam!" dedi Hami. Kocaman adam olmuş. Bıyıklı neli. "Hocam!" deyince şaşırdım, şöyle bir baktım.

"Hami, sen misin ya!" dedim. Elimi öptü ama benden daha uzun boylu. Sarıldık birbirimize, orada ağlaştık. Zaten benim de otobüs kalkıyordu. O da Sivas'a gidecekti. O kadar bir görüştük. Cep telefonu yok, ev telefonu yok, bir şey yok; 1985 yani.