insan-biriktiren-mudur-2-karda-acan-sinif

Görsel yazara aittir ve ChatGPT’ye yaptırılmıştır.

Bu yazı, “İnsan Biriktiren Müdür” serisinin ikinci bölümüdür. Bu kez, babamın öğretmenliğe başladığı ilk yıllara; karla kapanmış köy yollarına, sobasız sınıflara ve sıcacık yüreklere uzanıyoruz. İlk yazıya buradan ulaşabilirsiniz:


Bir önceki yazıda benim de ilgi alanım olan yöneticilik üzerine yaptığım eklemeler özellikle babamın çok hoşuna gitti. Bununla birlikte, onu en çok şu üç şey mutlu etti:

  • Anılarını paylaşması,

  • Bu anıların değer görmesi

  • İnsanların bunları okuyup yorum yapması.

Önceki yazıyı bir yazı dizisine çevirmeye ve yorum katmadan babamın anılarını kaleme almaya karar verdim.

1981 Ocak ayının başında Millî Eğitim den bir yazı geldi: “Şubat ayının ikisinde Sivas’ta bulunun, atamanız Sivas iline yapılmıştır.” O zamanlar Develi’de (Kayseri’nin ilçesi) mobilya dükkânımız vardı; dükkânı da ben işletiyordum. Mağazayı kapattım, anahtarı babama teslim ettim ve yola çıktım. Erken gittim çünkü aşırı kar yağışı, don, ayaz vardı. Yollar da kapalıydı. Ocak ayının üçüncü günü Sivas’a vasıl oldum, bir otel buldum ve iki üç gün orada kaldım.

Ayın dördünde kuraya çağırdılar. “Kendinize yakın ve gidip gelmesi kolay bir ilçeyi tercih edin,” dediler. Katılımı kolaylaştırmak için kuralar ilçe ilçe çekildi. Bana sıra gelinceye kadar Gemerek’te okul kalmamıştı. Ben de diğer ilçelere göre biraz daha yakın diye Şarkışla’dan kuraya katıldım. Şarkışla’nın Kazancık köyü çıktı. Aynı günün akşamı Şarkışla’ya gittim, baktım ki köy yolları kapalıydı. Kazancık zaten marttan önce açılmazmış. Oraya araç gitmezmiş. Dağların başında bir köy. Ulaşım mümkün değildi. Ne taksi çalışıyor ne de minibüs…Hiçbir şey yok.

Duydum ki Kaymakam Bey bu uzak köylere kendi makam cipini veriyormuş, onunla ulaşım sağlanıyormuş. Ayın beşinci günü oldu, gittim Kaymakam Bey’e: “Efendim, durum böyle böyle. Bütçede yoksa bile ben cipinize benzini çekeyim, beni Kazancık’a ulaştırın,” dedim.

“Hocam, oraya hiç cip gitmiyor. Diğer iki köye, Altın Yayla tarafına iki tane kadın öğretmen gönderdik ama oraların yolu gene iyi kötü açıktı. Çalışan araba yoktu, o yüzden verdik cipi. Kazancık’ın yolu mümkün değil açık olmaz…”

“Kaymakam Bey, marta kadar nasıl idare edeceğim ben? Bunca senedir ‘öğretmenlik’ diye gözümüz patladı.” Kaymakam Bey güldü:

“Hocam şubat tatiline on iki gün var. Bir dilekçe yaz, getir bana.”

Ben de tabii ki dilekçe yazmasını biliyordum. İlçe Millî Eğitim Müdürlüğüne diye yazdım. Müdür Bey Kaymakam’a havale edecek. Kaymakam imzalayacak, ben de oradan Develi’ye döneceğim.

İlçe Millî Eğitim Müdürü, on iki gün izin verilemeyeceğini söyledi. Kaymakam Bey’in böyle tavsiye ettiğini ilettim. “Nasıl? Olmaz! Bu mümkün değil,” dedi. Kaymakam Bey’in yanına vardık. Müdür içeri girdi, bir süre konuştular.

“Tamam,” dediler, dilekçemi imzaladılar. Bana on iki gün izin verdiler: “Hadi sen git, şubat tatilini de Develi’de geçir. Sonra gel bu tarafa, o zaman bir çaresine bakalım.” Gittim Develi’ye, şubat tatili bitti.



Develi'den Dönüş


Develi’den Hüseyin Abi’nin Murat 124’ünü tuttum. Depoyu ben doldurup Şarkışla’ya döndüm.

Dediler ki “Buradan öteye mümkün değil, gidemezsiniz. Bir Osman Abi var, onun Renault’u var; o oralara çalışır. Götürürse o götürür, başka kimse götüremez.” Osman abiyi bulduk, bizi götürmeyi kabul etti. Bayağı da ikindi vakti olmuştu. Osman Abi yatak döşek ne götürüyorsak hepsini arabaya yükledi, beş-altı tane de ekmek aldım. Hadi bakalım, bindik.

Gün karanlığa kavuştu. Köy iki kilometre ileride, belli belirsiz ışıklar görünüyor. Osman Abi dedi ki: “Hocam, köy ora. Bak burası tipiden kapalı. Ne dozeri açar ne greyderi açar ne de benim araba geçer buradan. Ben burada bekleyeyim. Sen köye haber ver.” O zamanlar üç öğretmen arkadaşımız Zara’ya, İmranlı’ya giderken yolda donarak vefat etmişti. Onların acısı içimdeydi ama öğretmenliğe olan hırsım ölüm korkumu bile yendi. “Tamam,” dedim. O da eşyaların başında beklemeye başladı.

Yürümeye başladım, zamanla soğuk içime işledi, ellerimi ayaklarımı hissedemez oldum. Neredeyse donmak üzereyken köye vardım, doğrudan okula uğradım. Okulda Mehmet Özdamarlar adında çok değerli bir öğretmen vardı. Bu onun ikinci iliymiş. Ben gelince o müdür yetkilisi oldu. “Hocam sen otur,” dedi. Sobayı yaktılar, beni bir odaya aldılar. Öğrencileri topladı, eşyaları alıp geldiler. Osman Abi de oradan Şarkışla’ya dönmüş tabii.

Bir süre köyde bir evde misafir olduk. Müdür Bey karısı da o köyden olduğu için uyum sağlamakta zorluk çekmemişti ama ben hiçbir eve sığamıyordum.

“Müdürüm, böyle böyle… Ben ne yapayım insanların evinde? Adetleri biraz farklı, bize benzemiyor,” dedim. O da “Müdür odasını düzenleyelim, sen orada yat kalk hele bahara kadar,” dedi. Müdür odasını düzenledik, oraya geçtim.

Bu sefer de kimseden ekmek, yemek isteyemiyordum. Yemek yapmayı da bilmem. Köyden yumurta buluyordum. Sabah rafadan, öğleyin haşlanmış, akşam yağda yumurta… Benim ekmekler de iyice oduna dönmüştü. O ayazda, zaten Sivas’ın havası da çok kuru… Bir gün yerken birden “kütürt” diye bir ses duydum. Dişimin biri kırılıverdi. Ekmek yumuşasın diye yüzünü ıslatmıştım ama içi taş gibi, demir gibiymiş. Bir dişim orada gitti. O zaman çok üzüldüm: “Nereden geldim? Gidip şu dükkanı açıp çalıştırayım,” diye düşündüm ama dönüş yoktu. Yollar kapalı, mümkün değil, marta kadar açılmaz.

Müdür odasına yerleşince “Öğrencilerin getirdiği tezekle ben ısınamam, o onların hakkı,” dedim. Odun lazım olduğunu söyledim. Köyde filan yerde odun var dediler. Oraya oduna bakmaya gittik ama ev sahibinin oğlu Kazım önden atladı, ben de arkasından geçtim. Birden arkamdan, kaba yerimden bir köpek sessizce ısırıverdi. Kuduz aşısı yaptıracak yer yoktu. Doktor, hemşire, hiçbir şey yok… Saymaya başladılar: “Hocanın 40 günü var. 40 günü geçirirse yaşar, geçiremezse kuduzdan ölür.” Kimse yanıma yaklaşmaz oldu.

Odunu dedikleri fiyattan almıştım, onunla ısınıyordum. Öğrencilerden tezek almıyordum. Öğretmenlerin yakacağı tezeği de öğrenciler getirirmiş ama çocuklar o ayazda çantalarını taşıyamıyorlardı. Onları görünce içim acıyordu. Sınıfın sobasını kendi odunumdan yakıyordum. Müdür odasında kalmaya başladım ama yemeksiz, ekmeksiz… Mehmet Bey sağ olsun her gün yemek getiriyordu ama ondan da utanır olmuştum. O da okulun bitişiğinde, müdür lojmanında oturuyordu.

En sonunda bir gün köylünün içine vardım. Bir odaya toplanmışlardı. Bir kadın çay dağıtıyordu. Bir de baktıydım ki kadınlar hemen o odadan kalktılar, başka bir odaya geçtiler. Dediler ki:

“Eee hocam, sizin böyle usulünüz.”

“Ya çarptırmayın bana bizim usulü! Buraya bu zorlukta geldim. Siz neyseniz ben de oyum ya! Ne yani? Aç mıyım, susuz muyum? Yemek yapıyor muyum, yapamıyor muyum? Çamaşırım ne oluyor? Hiç bildiğiniz yok!” Benim bu samimî hâlime, bu gahirâne kızışıma köylüler pek memnun oldular. “Öyleyse sen de bizdensin gayri. Kızlar, hocanın çayını getirin!” dediler.

Çayım geldi, içmeye başladım; öyle de güzel olmuştu ki tadına doyamadım. Kış günü zaten her taraf buz, kar, tipi…


İnsan Biriktiren Müdürün Köyde Başına Gelmeyenin Kalmaması

Öğretmenliğe başladığımın ikinci gününde bir köpek tarafından ısırıldım, dördüncü gününde de dişimi kaybettim. Göreve işte böyle başlamış oldum ama bu meslek çok farklıymış; yaptıkça yaptıkça hastası, tiryakisi olmaya başladım.

Bu köyle -bilhassa öğrencilerimle- ilgili daha nice hatıram var. İleride onları da sizlerle paylaşacağım. Allah’a emanet olun.

Burada babam böyle bitirmiş ses kaydını ama tabii ki rahat bırakmadım hemen bu köyden bir anı daha kopardım. Hadi yine şanslıyız. Buyrun dinleyelim: Öğrenciliğimizin son zamanları çalkantılı geçti. Bir sürü sürgün yemişiz, dört-beş eğitim enstitüsü dolaşmışız. 12 Eylül’de siyasetten çekilmişiz. Ne zorluklardan geçmişiz; insana, öğrenciye susamışız. Öğretmenlikte hırs yapmışız…

Sonunda, önceki hikâyede de anlattığımız gibi atamamız yapıldı. Kazancık’ta göreve başlayınca bu susamışlıkla on gün çocuklara nutuk attım. “Bunların her biri profesör olur,” dedim. Benim de hitabetim güzeldir (Bilmez miyiz?). Çıt çıkarmadan dinlediler.

Bir de çok haylaz, Hami adında bir öğrencimiz vardı. Babası dâhil herkes, onun “geri zekâlı” olduğunu, onu dövmezsem ders işlememe engel olacağını söylüyordu..

Neyse, ilk derste baktım ki Hami çok yaramazlık yaptı. Bana ders yaptırmadı! İkinci gün -hani bana Hami’ye nasıl davranmam gerektiğini öğretmişlerdi ya- “Hami, gel!” dedim, bir iki tokat vurdum. Hemen mahzunlaştı. Ben de içten içe üzüldüm ama dersimizi de işledik.

On günün sonunda, “Şu öğrencileri bir kontrol edeyim. Ne öğrenmişler?” diye düşünüp derste “Çocuklar, on gündür size konuşmalar yapıyorum. Aklınızda kalan cümlelerden birkaçını yazın,” dedim.

Bir de baktım, hiç kimsede bir şey yazmamış. “Öğretmenim, biz okuma yazma bilmiyoruz,” dediler. İşte, kimi kelimede kimi cümlede kimi de hecede takılıp kalmış.

Müdür yetkili öğretmen arkadaşım Mehmet Bey’i de çağırdım. Oturduk, çocukların seviyesine bi’ baktık: Birde bir, ikide üç, üçte altı çocuk vardı. Dörtlerle beraber olunca toplam yirmi kadarını ben aldım. Normalde birinciyle beşinciyi birleştirmezler; ikinci, üçüncü, dördüncü birleştirilir ama iki öğretmeniz ya, mecbur ettik birleştirmeyi. Mehmet Bey beşlere bakıyordu. Beşler tek başına yirmi beşti. “Şunları okuryazar edelim,” diye uğraşmaya başladık.

Hami’nin o ilk günkü mahzunluğu hâlâ gözümün önünden gitmiyor. Bir gün dedim ki:

“Hami, senin arkadaşların… Senin seviyen?” Büluğa ermiş, kalın bir sesle,

“Öğretmenim… İki-üç tanesi evlendi. Ben de işte böyle geri zekâlıyım. Evde sopa yiyorum; okula geliyorum, okulda sopa yiyorum ve rahatlıyorum,” dedi.

“Böyle olmaz, biz seninle bir anlaşma yapalım,” diye karşılık verdim.

Hami ile anlaşma yaptık: Ben onu dövmeyecektim, o da dersi bölmeyecekti. Ayrıca, kimsenin haberi olmadan, sınıf dışında fırsat buldukça ona özel ders verecektim.

Kısa zamanda ilgisinden ve sorularından seviyesini fark ettim. Hami’nin durumu hayli düzeldi fakat bunu kimse bilmiyordu. Ben de bilmiyormuş gibi davranıyordum. Şimdilik sınıfta okuma yapmıyordu. “Öğretmenim bana müsade et, zamanı gelmedi,” diyordu. Okumayı sökmüştü ama yazı tarafı zayıftı. Onu da toparlayıp sınıfta sürpriz yapacaktı. Attığı adımdan haberim vardı fakat oyunu Hami’ye göre oynuyordum.

Evde de sopa faslı bitmişti. Zaten aileye, “Kimse Hami’ye fiske vurmayacak,” diye sıkı sıkı tembih etmiştim. Bu sefer Hami de sıkıyönetim ilan etmişti: Kendisine iş buyurulmayacaktı, odasına girilmeyecekti… falan.

Bir de baktık ki yirmi-yirmi beş gün sonra Hami’nin babası, Şahin ağabey, şaşkın bir şekilde teşekküre okula geldiler: “Ya hocam! Büyü mü yaptırdın, muska mı yaptırdın, sen necisin ya!

“Hayırdır?

“Hiçbir öğretmen, biz de dâhil, bunu (Hami’yi) döve döve yola getiremedik. Sen dövmüyormuşsun. Eve de ‘Tokat bile vurmasınlar,’ diye haber göndermişsin. Biz de dövmüyoruz. Oğlan bir acayip oldu, her gece ışığı yanık; gece birde, ikide kapamaya yanına vardığımızda ne görelim? Elinde kitap, kalem, defterle yatakta uyuyakalmış. Sen ne okudun, ne ettin buna?”

“O da bizim öğretmenliğimiz”

“Çok güzel okuyor ya! Sınıfta okutmuyormuşsun ama…”

“Eee?”

“Yazılı ifadesini de toparlamaya çalışıyormuş; özet tutuyor, ondan sonra okuyacakmış!”

Sadece baba değil, tüm aile şaşkındı. “Geri zekâlı” dedikleri oğullarının normal, zeki bir insan olduğunu görünce şaşırmaları doğaldı. Babası gittikten sonra koşarak Hami geldi: “Öğretmenim, babam niye gelmiş?” “Hami, bu ders sürprizi patlatıyoruz.” Okuma sırası Hami’ye geldi. Hami şakır şakır okumaya başladı. Beşinci sınıf kitaplarından da getirttim, onları da okuyor! Böyle pürüzsüz bir okuma dinleyince diğer öğrenciler de neye uğradıklarını şaşırdılar ve durumu bütün köye anlattılar. Köylüler de şaşırdı. Herkes “Hocam, bu nasıl oldu?” diye sormaya başladı.

Hami, bir numaralı çalışkan öğrencim oldu ama sanırsın benim emir erim, çok yakınım. Beni uzaktan öyle bir takip ederdi ki… “Öğretmenim, çay mı lazım? Acıktın mı…” Onu hiç görmezdim, “Hami!” deyince hemen çıkıverirdi..

Velhasıl, onunla böyle bir samimiyet ve sevgi kurduk. Hem diğer arkadaşlara hem de sınıfa çok güzel örnek oldu. Diğer öğrenciler de ben de çok motive olduk. Öyle bir yarış başladı ki teneffüsü bile unutur olduk. Beş saat ders az gelmeye başladı. Zaten köyde kahvehane yok. Benim için de çok iyi oldu. Çocuklarla öyle güzel vakit geçirdik ki anlatamam. Oyun, eğlence ders karışık. Birinci sınıfla dördüncü sınıf arasında okuma-yazma farkı kalmadı. Sınıfımız süper bir sınıf oldu. Bu arada Müfettiş Bey geldi de onu başka bir zaman anlatalım.

Öğrenemeyen öğrenci yoktur. Ögretmesini bilmeyen öğretmen vardır.