Askerde Gece “Hayvan Mezarlığı” Okurken Nasıl da Korktum
- O dört aylık süreçte “otuz” kitap okumuştum. Aydın’da görev yaptığımız için biraz rahattık tabi.
- Askerde Okuduğum Kitaplar
- Hayvan Mezarlığı: Sürprizi Bozmayan Özet (Spoilersız)
- Hayvan Mezarlığı ve King Hakkındaki Düşüncelerim
- Kitabı Okurken Neler Oldu
- Bir çift yeşil, parlayan göz dosdoğru bana bakıyordu! Şangır şungur bir ses eşliğinde bir anda kendimi yerde buldum, düşmüştüm.
- Sonuç
- Peki siz kaybettiğiniz sevdiklerinizi geri getirmek ister miydiniz?
İçindekiler
- O dört aylık süreçte “otuz” kitap okumuştum. Aydın’da görev yaptığımız için biraz rahattık tabi.
- Askerde Okuduğum Kitaplar
- Hayvan Mezarlığı: Sürprizi Bozmayan Özet (Spoilersız)
- Hayvan Mezarlığı ve King Hakkındaki Düşüncelerim
- Kitabı Okurken Neler Oldu
- Bir çift yeşil, parlayan göz dosdoğru bana bakıyordu! Şangır şungur bir ses eşliğinde bir anda kendimi yerde buldum, düşmüştüm.
- Sonuç
- Peki siz kaybettiğiniz sevdiklerinizi geri getirmek ister miydiniz?

Yazar tarafından görsel
Medium Türkiye yayınımızda yayımlanan röportaj yazımda da bahsettiğim gibi, çok eğlenerek “İyi ki yazıyorum. Ne güzel yazıyorum. Ooohh! Hayvan Mezarlığı'nı da okuyorum ve yazıyorum işte, canıma değsin!” diyerek giriştiğim bir şirin anı yazısından daha merhaba! Evet, işin içinde ben olurum da garipliklerin ardı arkası kesilir mi hiç? Neredeyse her sabah uyandığımda “Bugün garip bir şey yapmayacağım.” diye söz veriyorum kendime ama yine de oluyor işte. Farklı ve komik bir yazıya daha hoş geldiniz.
2018 Eylül ayında askerliğe başladım. Dakika bir, gol bir! Birliğime katıldığım tarih bile normal değil: 12 Eylül… Başlıkta okuduğunuz üzere, tabii ki bir askerlik anısı geliyor. Ufak bir parantez açmak istiyorum: Lütfen “teslim olmak” fiilini, askerlik görevinizi ifa edeceğiniz birliğe vararak askerliğe bilfiil başlamak anlamında kullanmayın. Suçlular kolluk kuvvetlerine teslim olur; potansiyel bir asker adayı ise birliğine katılır. Arada büyük bir fark vardır.
Göz açıp kapayıncaya kadar geçen yirmi sekiz günlük acemilik döneminin ardından, usta birliğinde geçirdiğim dört ayı aşkın sürenin büyük bir kısmında gece görevindeydim. Gececiler, kiminde hazır kıta, kiminde ise acil (ya da ani) müdahale mangası olarak bilinen, gece yapılabilecek saldırılara karşı ilk müdahaleyi gerçekleştirmek için ayakta kalan, gündüz dinlenen kişilerden oluşur. Daha fazla bilgi vermem tabii ki gereksiz, gizli bilgi olabilir. İnternet sözlüklerinde bile daha fazlası yazıyor ancak ben yine de yazmayayım.
Birliğimizin ön bahçesinin mıntıka temizliği -tüm bahçedeki çöplerin toplanması ve giriş kattaki tuvaletlerin temizliği- bize ait olduğu için bize “acil temizlik mangası” da deniyordu 😂. Gece yemekhanede oturduğumuz için bolca vaktimiz oluyordu. Benden bahsediyoruz, hiç boş durur muyum?
O dört aylık süreçte “otuz” kitap okumuştum. Aydın’da görev yaptığımız için biraz rahattık tabi.
Askerde kitap okumaktan bahsediyoruz ya! Sonuçta yemekhanede oturuyorduk ama diğer arkadaşlardan kimisi uyuyor, kimisi telefonla oynuyor, kimisi hiç ortada yok -Allah bilir nerede-, kimisi kamera odasında, kimi de telsiz odasında gırgır şamata… Ben ise oturmuş harıl harıl kitap okuyorum.
Askerde Okuduğum Kitaplar
Kimler eksik kalmıştı ki? Yaşar Kemal’in şahane eserlerinden başladım: Çakırcalı Efe, İnce Memed serisi (Yaşar Kemal, İnce Memed’i Çakırcalı Efe’nin hayat hikâyesinden esinlenerek yazmıştır. Hatta, serinin ilk kitabının bir bölümünde, Efe’nin karısı Iraz Hatun’u da hikâyeye dâhil etmiştir. Çakırcalı Efe’nin başına gelenleri bildiğim için, serinin dördüncü kitabını beş yıldır hâlâ okumadım.), Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, Üç Anadolu Efsanesi, Bir Ada Hikâyesi, Bereketli Topraklar Üzerinde.
Bir çarşı izninde satın aldığım Değiştirilmiş Karbon serisinin ilk kitabıyla bilim kurguya merak saldım. Askeriyede yasak olduğu için, tuvalette gizlice telefonumdan bilim kurgu kitapları araştırmaya başladım ve ilgimi çeken bazılarını sipariş ettim: Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? (Bu kitap, Blade Runner serisinin de esin kaynağıdır), Kıyamete Bir Milyar Yıl, Geleceği Değiştiren Dokuz Algoritma: Günümüz Bilgisayarlarının Ardındaki Parlak Fikirler.
Muğla’nın Ortaca ilçesinde yaşayan Zeynep ablamdan ödünç aldığım kitaplar: Od (İskender Pala); Ahmet Ümit’ten İstanbul Hatırası, Patasana, Sultan’ı Öldürmek, Elveda Güzel Vatanım.
Narem’in, sıkıldığımı söylediğimde bana gönderdiği bazı kitaplar: Cesur Yeni Dünya, Operadaki Hayalet, Türkan, Fahrenheit 451, İmkânsızın Şarkısı, Rüzgârın Şarkısını Dinle.
Koşu dünyasının bazı ünlü kitapları: Ultra Kitap: Uzun Mesafe Koşu Kılavuzu, Koşuyorum Öyleyse Varım, Koşmasaydım Yazamazdım (Üstte adını verdiğim diğer Murakami kitaplarını bundan sonra aldım ve okudum), Bingo’nun Koşusu.
Birliğin içinde de birkaç kitaplık bir gümüşlük vardı. Oradan da hatırladığım kadarıyla: Yaşama Çevrilen Pedal: Bisikletin değil inancın Öyküsü.
Son olarak tabii ki yine Narem’in gönderdiği Hayvan Mezarlığı. Hayatımın ilk korku romanı için teşekkürler! Bana iyilik yapayım derken geceleri uykularıma turp sıktın. Kitabı gece gece, ışığı az, ampulü kırık, inle cinin top oynayacağı kadar sessiz ve ıssız yemekhane köşelerinde okuyacağımı hiç düşünmedin mi? Haydi onu geçtim, ilk korku romanı olarak bunun “biraz(!)” ağır olabileceğini de mi düşünmedin vicdansız!

Yazar tarafından görsel. Bu kitapların bir kısmı kütüphanemize ben askerdeyken eklendi.
Hayvan Mezarlığı: Sürprizi Bozmayan Özet (Spoilersız)
Louis Creed, eşi Rachel ve iki çocuğuyla sakin bir hayat sürmek umuduyla küçük bir kasabaya taşınır. (King’den bahsediyoruz. Tabii ki hikâyemiz ufak, yağmurlu, tatlış bir kasabada geçecek.) Yeni evleri ormanın kıyısında yer alır ve aile kısa sürede komşuları Jud Crandall ile dostluk kurar. Jud, onları ormanda çok fazla gezinmemeleri gerektiği konusunda uyarır. Onlara, orada insan eliyle yerleştirilmiş büyük çalıların arkasında gizlenen ve sıradan bir mezarlıktan çok daha karanlık bir geçmişe sahip olan Hayvan Mezarlığı’nın varlığından bahseder.
Bir gün, ailenin kedisi Church talihsiz bir şekilde ölür. Louis, çocuklarını bu kaybın yaşatacağı üzüntüden korumak amacıyla, Jud’un gönülsüz rehberliğinde kediyi mezarlığa gömer. Ertesi gün Church eve döner ancak artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Bu dönüş, doğanın ve ölümün sınırlarını zorlayan, geri dönülmesi zor bir sürecin başlangıcı olur.
Hayvan Mezarlığı ve King Hakkındaki Düşüncelerim
Orijinal adı Pet Sematary olan kitap Stephen King’in belki de en derin ve en korkutucu romanlarından biridir. King, kayıplarla baş etmenin zorluklarını işlerken okuyucusuna şu soruyu sorar: “Ya sevdiklerinizi geri getirme şansınız olsaydı?” Bu karanlık yolculuk, insan doğasının karanlık yönlerini açığa çıkarırken önemli bir gerçeği de unutmaya mahal vermeden hatırlatır: Bazı şeyler, geri döndüğünde asla eskisi gibi olmaz.
“Hayvan Mezarlığı”, yalnızca korku unsurlarıyla değil, insanın en karanlık duygularına hitap eden yapısıyla da okurun zihninde kalıcı izler bırakır. Kitap boyunca, Louis Creed’in keder ve çaresizlikle sınanması, “sevdiklerimizi geri getirmek” fikrinin ürkütücü çekiciliğiyle harmanlanır. İşin en korkutucu yanı ise bu fikrin okurun zihnine de yerleşmesidir: Ben olsaydım ne yapardım?
King’in en güçlü yanı, doğaüstüyle gerçeği ustalıkla harmanlamasıdır. Karanlık bir mezarlıkta gömülen bir kedinin geri dönmesi ilk başta masum gibi görünse de romanın ilerleyen sayfalarında bu masumiyetin nasıl korkuya dönüştüğünü görürüz. King, her geri dönüşün bir bedeli olduğunu hissettirir. Üstelik, o bedeli yalnızca roman kahramanları değil, okur da öder. Bu yüzden, kitabı okuduğunuzda yalnızca Louis’in korkularıyla değil, kendi korkularınızla da yüzleşirsiniz.

Yazar tarafından görsel.
Kitabı Okurken Neler Oldu
Evet, asıl bölüme geldik. Kitapta bazı ürkünç cümleler oldukça dikkat çekiciydi. Kitabın adının Hayvan Mezarlığı olduğunu unutmadan aşağıdaki cümleleri daha ilk sayfalarda okuduğumda “Offf, bu kitabın altı dolu. Neler göreceğiz acaba?” diye düşünmemek elde değil:
Bahçenin bitip de çayırın başladığı yerde, bir metre eninde bir patika tepeye doğru çıkıyor ve çalılıklarla ağaçlar arasında gözden kayboluyordu.
Jud Crandall: “Ludlow’da pek çok şey gördüm. Çok şey gördüm hem de.”
Kitabın ilk sayfalarında Louis Creed, ailesiyle yeni evlerine taşınır. Burada tanıştıkları komşuları Jud Crandall, onlara hem dostluk elini uzatır hem de kasabanın gizemli atmosferine dair ilk ipuçlarını verir. Jud’un Louis’i bira içmeye çağırdığı sahnede, hem samimi hem de huzursuz edici bir hava vardır. Bu durum, bana insanların askeriyede birbirlerine nasıl hızlıca ısındığını hatırlattı.
Birlikte ilk defa nöbet tutacağın biriyle nöbetten önce hiç tanışmazken nöbet değişim saati geldiğinde, onun hayatının tüm ayrıntılarına hâkim oluyorsun. Bu, genellikle her şeyin rahatlamasına ya da tersine daha da gerilmesine yol açar. Jud’un bira ikramı da aynı şekilde bir dostluğun başlangıcı gibi görünse de alt metninde bir şeylerin ters gideceği hissini veriyordu.
Bu sohbet esnasında Jud’un kendi geçmişinden bahsetmesi, bana nöbette sohbet ettiğim asker arkadaşlarımı hatırlattı. Herkesin bir hikâyesi vardır, tıpkı Jud’un mezarlıkla ilgili sırları yavaş yavaş açığa çıkarması gibi. Aynı şekilde, ben de askerde kimi zaman insanlardan beklenmedik itiraflar duyardım. Bu hikâyeler genellikle başta masum görünse de derine inildiğinde beklenmedik yönlere sapardı. Jud’un mezarlığın geçmişiyle ilgili anlattıkları da işte tam bu hissi verdi bana.
Jud, Rachel, Louis ve çocuklar, o kitabın başından beri merak ettirilen ünlü patikayı geçip sonunda paragraflarca övdükleri manzaraya vardıklarında, yemekhanedeki köşemde otururken çaresizlik ve kapana kısılmışlık hissi içimi sardı. Şafak saymaya başladım:
“Bu ay 23 gün, öbürü 30 gün… Bu mu 31 gündü, öbürü mü? Çocukluğumuzda öğretilen el kemiği tümseklerine bakarsak Ocak 31 gün. Yoksa çukurdan mı başlıyorduk saymaya? Daha o kadar çok ki sayamıyorum bile… Neyse, gün saymaya nöbet harcayan devrelerim mutlaka vardır, yarın sorar öğrenirim. Kitabıma döneyim ben.”
İçimdeki huzursuzluk, mezarlığın temizliğini ve bakımını çocukların yaptığını öğrenmemle arttı. Çocuklar korkutucu bir acımasızlığa sahiptir: Sineklerin Tanrısı kitabı… Patika sadece bir yol değildi, hem romanın hem de insan zihninin karanlık dehlizlerinde bir kapıydı. Hele de bir yandan gördüğünüz hiçbir şeyi sorgulamamanız gereken ama içinizde her şeyi sorguladığınız bir ortamda, yani askerdeyseniz…
Kitapta ormandan o kadar çok bahsediliyor ki ormanda yaptığımız koşular ve ormana olan özlemim aklımdan çıkmaz oldu. Daha kış yeni başlamıştı. Askerde koşamıyorduk ve koşsak bile çok sınırlı bir alanda, parke zeminde koşabiliyorduk. Eh, parke serttir, taştır; dize ve bileklere zarar verebilir. Bir sonraki keyifli koşuma, yani özgürlüğe daha çoook zaman vardı. Yoksa “Neden Koşuyorum?” yazımı henüz okumadınız mı? Lütfen buyrun, tıklayın.
Kitabın daha 43. sayfasında burnuma pis kokular gelmeye başlamıştı. Louis’in 5 yaşındaki kızı, Eileen’in kurduğu cümlelere bakar mısınız:
“Ben Church’ün o (hayvan mezarlığındaki) hayvanlar gibi ölmesini istemiyorum!” diye birden parladı kız. “Church’ün ölmesini istemiyorum. Benim kedim o! Tanrı’nın kedisi değil. O gitsin istediği kediyi alıp öldürsün ama Church’e dokunmasın! Benim kedim o!”
Louis’in ilk iş gününde yaşadığı elim olay ve kitabın pek çok yerinde adını duyacağımız Pascow, “Bir insanın yüreğinin toprağı taşlıdır Louis, insan ne ekebilirse onu eker ve onu yetiştirir.” demişti. Kitabın her cümlesi bana başka şeyler hatırlatıyor, başka şeyler düşündürüyordu.
Acaba ben askerden sonra nerede iş bulacaktım, nerede yaşayacaktım? Askere gelmeden önceki iş yerim beni kabul edecek miydi? Orada istenmediğime dair kötü bir his vardı içimde. İşler acildi; kesinlikle altı ay beni beklemez, yerime birini alırlardı. Eh, yerimde bir başkası olunca da bana ihtiyaçları olmazdı. Hukuken askere geldiğim için beni geri almak zorundalardı. Orayı seviyordum ama kapılarına “Beni almak zorundasınız.” diye gidemezdim. Görüyorsunuz ya, her şeyi sorgulamaya, düşünmeye, ne olacağıma, ne yapacağıma bakmaya ziyadesiyle zamanım vardı.
Yorgundum. Koğuşa çıkmıştım. Ranzanın alt katında yüzüstü uzanmış, kitabı önüme koymuş ve onu okuyabilmek için küçük boy bir el fenerini üst kat ranzanın altına asmıştım. (Eniştemin fikriydi. Kendisi de bu yolla askerde çok kitap okumuş. Teşekkürler, İlkay Ağabey.)
Kitapta tam Pascow dispanserin acil servisine alınmıştı kiiii koğuşta birisi birine seslendi:

Yazar tarafından görsel
— Asker!
— Ne var lan.
Yan gözle baktım, asker kamuflajlı birisi yanımda dikiliyordu. Birisinin komutanmış gibi yaparak bana şaka yaptığını düşündüm. (Nizamiyeden girdiğim an küfre ve bilumum hakarete alışmıştım. Çıktığımda da hepsini orada bırakarak çıktım.)
— Kalk!
— Ne var olum, ne istiyonuz? dedim, hiç istifimi bozmadan.
— Kalksana lan, yarım saattir kime diyorum ben?
— Tamam ulan, ne var aaaa…. Komutanım! Siz olduğunuzun farkında değildim komutanım, çok özür dilerim, çok üzgünüm…
O an yok olmak istemiştim. Komutan sert davranışlarıyla ün yapmış birisi değildi ama yine de lanlı lunlu konuştuğum için altıma sıçmak üzereydim. Ne ceza alacağımı tahmin bile edemiyordum.
— Sus sus tamam. Ne okuyorsun diye soracaktım.
— Hayvan Mezarlığı, Stephan…
— King. İyi bilirim. Sırf King okuduğun için saygısızlığına bir şey demeyeceğim. İlk ve son olsun.
— Emredersiniz komutanım.
— Ranzaya fener asmak da nerden aklına geldiyse, artist. (Koğuşa döndü ve) Okuyacak adam her yerde buluyor yolunu, okuyor işte. Siz de anca… Yazımın yayına kabul edilebilmesi için burayı hayal gücünüze bırakıyorum.
Ya komutan, bi’ git başımdan! Bir yandan “Louis ilk iş gününde kazaya rast geldi.” diye düşünüyorum bir yandan da… olayın absürtlüğüne bakar mısınız? Yüzbaşıya (şimdi binbaşı olmuştur) “lan” “lun” diyorum ama Stephen King sayesinde cezadan yırtıyorum. Oysa kendisi, arap sabunuyla bulaşık yıkandığını görüp nöbetçi astsubaya, nöbetçi çavuşa, bölük komutanına sıradan tutanak tutturmuş, ifadeye çağırttırmış bir insandı. Tekrar okumanıza gerek yok. Evet, bir ara deterjan bitmişti ve arap sabunuyla bulaşık yıkadık. Takılmayın, başka yazıda anlatırım.
Altın Kitaplar Yayınevi’nden çıkma baskıda, kapaktan anladığımız kadarıyla kedinin başına bir şey gelecekti. Sayfa 109'da, tam da beklediğimiz gibi, Church’e araba çarpmış ve kedicik ölmüştü. Louis, daha birkaç sayfa önce beş yaşındaki kızına ölüm kavramını anlatmaya çalıştığı için eşi Rachel ile kavga etmişti. Komşu Jud, kediyi görüp Louis’i aradığında, kızının kediyi ne kadar sevdiğini vakur bir sesle sordu. Cevabı aldığında korktuğu şeyin yapılması gerektiğini biliyordu. Kedi tabii ki dirilecekti; bu, kitabın kapağından belliydi ama King bunu nasıl işleyecekti?
Pascow: “Ne kadar ihtiyaç duysan da sakın ötesine geçme doktor. Bu engel aşılmamak için konmuştur.”
Jud: “Beni izle ve yere bakma. Hiç duraksama ve sakın aşağı bakma. Yolu biliyorum ama çabuk ve emin adımlarla geçmek gerek.”
King, yine kendine has ürkütücü, hatta rahatsız edici tarzıyla, altı dolu olan ama üstü yumuşak görünen usta cümleleriyle aklımı almaya, heyecanımı körüklemeye devam ediyordu.
Ellerinde Church’ün soğumuş bedeniyle, kazma ve kürekle hızlıca Hayvan Mezarlığı’na doğru yola koyuldular. O kadar heyecanlıydım ve merak içindeydim ki nabzım, kilometreyi beş dakikada koşuyormuş gibi çılgınca atıyordu. Bir anda yemekhanede çınlayan bir sesle ürperdim:
— Lan Alparslan! Nöbetin var gadasını aldığım, gelsene lan! Her yerde seni arıyom. Nerden verdiler şu çavuşluğu bana be! Bunlarla uğraş dur. Tolgayı da koğuşta, kamuflajla başkasının yatağında uyurken yakaladım ya laa. Gaç kişiyiz lan şurda sanki, izindeki çocuğun yatağına yattığını annamayacak mıyım? Okumadık diye iyice mal sanıyorlar adamı laaann. Sen bari yapma gardaş, okumuş adamsın, nöbetin gelmiş hâlâ oturuyon… Okuya okuya başımıza şey kesilecen.
Bizim Kayserili çıldırmıştı. “Şey” derken ne demeye çalıştığını nöbet boyunca düşündüm, hatta kafayı yedim. Gecenin sessizliğinde, üstümde ağır çelik yelek, onun üstünde kürkümsü, kabanımsı bayağı kalın bir mont vardı; zor hareket ediyordum. Elimde demiri soğuk, kurma kolu sert, yaklaşık dört buçuk kilo ağırlığında G3; bakışlarım dosta güven, düşmana korku salacak cinsten ama aklımda Abdullah’ın bildiği bilmediği kelimeler ve aklından geçenlerin neler olabileceği…

Yazar tarafından görsel. (Kayserilimiz arkada.)
Kitaptan akla ilk gelebilecek olan “kâtip” kelimesini bilmiyor olabilirdi mesela. İçeri girip çıkmışlığı vardı, avukatı bilirdi. Avukatlar çok okurdu; acaba “avukat” mı demek istemişti? Âlim ya da bilgin kelimelerini muhtemelen bilmiyordu. Müfettişi bilirdi; herhâlde okuluna öğrenciyken müfettiş gelmiştir ama müfettişin okumayla alakası neydi ki? “Kütüphaneci” mi demek istedi acaba? Hiç kütüphaneye gittiğini sanmıyorum.
Bir “şey” kelimesinden ne kastedildiğini en az iki saat aralıksız düşündüğünüz oldu mu hiç? Ya normalde böyle bir şeye takılıp düşünürken ille başka şeyler araya girer, kafanız dağılır değil mi? Yok arkadaş, çıkmadı aklımdan. Hayatımda bu kelimenin anlamı üzerine düşündüğüm başka bir an olmadı.
Sabaha karşı 04.00–06.00 nöbetiydi. Bu nöbet bitince hazır kıta temizlik yapar, kahvaltının başka bir birlikten getirilmesine bir kişi yardım eder ve ardından hepsi uykuya çekilirdi.
Ertesi gün bir fırsatını bulup sordum ne demek istediğini:
— Gardaş, hani başımıza ne kesilecek dediydin dün? “Şey” derken ne demek istedin?
Abdullah, gözlerini kırpıştırıp gayet ciddi bir suratla döndü:
— Ne olacak gardaş, başımıza prefoser kesilecek diyecektim tabii. Okuya okuya olunuyor ya hani, ama bi de o eksikti! Yarın bize kitap okuma cezası verirlerse şaşmam artık.
— Ney ney kesilecem, anlamadım.
— Sen annadın da dalga geçmek için itliğine soruyon, bilmiyor muyum seni? Bak yine delirdecek beni lan dölek dur lan!
Enseme şaplağı yapıştırdı ama hak etmiştim. O an anladım ki bazı şeylerin cevabını aramaya çalışmak, elimdeki G3'ü dakikalarca taşımaktan daha yorucuydu.
Not: Bu bölümün amacı, hayatta kendini geliştirmek için fırsatı olmamış güzel yürekli insanlarla dalga geçmek değildir. Zaten ben öyle bir insan değilim. Okurken kalbini kırdığım ya da kızdırdığım insanlar olduysa peşinen özür dilerim. Abdullah ile aramızda hiçbir zaman sorun olmadı. Arada şaka yapsam da ona her zaman saygı duyduğumu, onu sevdiğimi, asla aşağılamadığımı ve kendimi ondan üstün görmediğimi bilirdi.
Her sabah, beraberce, sırf hazır kıta ekibine alınmadığı için özellikle bizim temizlediğimiz tuvalete büyük tuvaletini yapan ve öyle bırakan “kişiye” küfrede küfrede az temizlik yapmadık, az çöp boşaltmadık. Torpaaaamm…
Yemekten sonra birkaç saatim vardı. Hemen kitaba koştum. Jud ve Louis “engeli” aşıp ötesindeki patikaya seğirttiler.
— Jud, nereye gidiyoruz? Bu, her yerin ötesinde ne işimiz var?
— Vardığımız zaman söylerim. Yerdeki çalı kümelerine dikkat et.
King, bizi meraktan öldüren bu alan hakkında daha da heyecanlandırdı. Jud ve Louis’in önünden geçen şey iri bir jaguar mı, bir geyik mi yoksa bir ayı mıydı? Garip pus da neyin nesiydi? Bataklığın arasındaki yolu Jud nereden biliyordu? Hele ormandan gelen çığlık ve gülüş kimindi?
Peki bu resim Yüzüklerin Efendisi’ndeki “Dead Marshes” isimli bataklığı andırmıyor muydu?
Yolu bilen ve götüren: Gollum ve Jud. İkisinin de kayıpları, sırları, hayaletleri, can almışlıkları vardı. Bataklıkların mistik açıdan benzerliği (yoksa her bataklığın birbirine benzediğini ben de biliyorum) şaşırtıcıydı. Her ikisi de doğaüstü bir tehdit barındırıyordu ve geçmişin trajedileriyle doluydu: Dead Marshes, savaş ölülerinin ruhlarını sergilerken King’in bataklığı, ölüleri hayata döndüren lanetli bir yer olarak işlev görür. Her iki bataklık da ölümle yüzleşmenin ve tehlikeli sınırları aşmanın risklerini simgeler, hem fiziksel hem de psikolojik engeller sunar.
Stephen King, Yüzüklerin Efendisi’ni okumuş, Tolkien’in eserlerinden etkilenmiştir. Özellikle The Dark Tower serisi, J.R.R. Tolkien’in destansı anlatım tarzından büyük ölçüde esinlenmiştir. King, bu seriyi geliştirirken Tolkien’in dünyayı inşa etme biçiminden ilham aldığını belirtmiştir. The Dark Tower, Tolkien’in mitolojik tarzını Amerikan Batı kültürü ve post-apokaliptik ögelerle harmanlayarak ortaya koyduğu bir çalışmadır.
King’in Tolkien’e olan hayranlığı, eserlerinin geniş kapsamlı dünyalar kurma ve uzun soluklu anlatılar yaratma arzusunu da pekiştirmiştir. Tolkien’in epik kurguları gibi, King de okuyucularına iç içe geçmiş evrenler ve detaylı arka planlar sunmayı hedeflemiştir. Bu bağlamda, King’in edebi yolculuğunda Tolkien’in önemli bir esin kaynağı olduğu açıkça görülmektedir.
Sayfalar ilerledi, gece oldu, saat 00.00’ı geçti ve şafak bir gün daha azaldı. Hazır kıta yemekhaneye geçti. Ben ise elimde kitabım, cam kenarında nöbetimi beklerken Church’ün döndükten sonraki hâllerini okumaya başladım:
“Banyonun fayans duvarında geniş ve biçimsiz bir gölge göründü. Küçük bir canavarın ya da dev bir yılanın başı gibi, bir şey hafifçe omzuna dokunup geçti. Louis, yıldırım çarpmış gibi ayağa fırladı; sular küvetin dışına döküldü. Korkudan ürpererek geri döndüğünde, klozetin kapağı üstünde oturan kedinin bulanık sarı-yeşil gözleriyle karşılaştı.”
Sahneyi kendi hayal dünyasında da canlandıran bünyem kendini o kadar kaptırmıştı ki sanki o an bunu yaşayan, aniden Church’ü gören bendim. Yemekhanede yalnızdım, geceydi. Camdan dışarı bakmak istedim. Birliğin apron ışıkları bulunduğum yerden görülebiliyordu. Hepsinin yanması lazımdı.
Sandalyeyi geriye doğru kaldırmış, iki arka ayağı üstünde dengede tutuyordum. Dışarı baktığımda hemen birkaç metre ötede gördüğüm şeyle resmen şoka uğradım:
Bir çift yeşil, parlayan göz dosdoğru bana bakıyordu! Şangır şungur bir ses eşliğinde bir anda kendimi yerde buldum, düşmüştüm.
Uğradığım şokla bir süre yerden kalkamadım. Bayağıdır gececi olmama ve her gece nöbete gitmeme rağmen hiç böyle bir şey görmemiştim. O gözler, neyin gözleriydi ki? Halüsinasyon mu görmüştüm, gerçek miydi? Yoksa devrelerim, okuduğum kitabın ismini araştırıp bana uygun bir şaka yapma peşinde miydi? Kimsenin böyle bir şakayla uğraşmayacağını düşündüm. Hem sonra, bir çift gözün şakasını nasıl yapabilirlerdi ki?
Yavaş yavaş pencere seviyesine çıktım ve dışarı baktım. Hâlâ oradaydı. Hiç hareket etmemişti.
“Git lan!” dedim. “Git başımdan! Church müsün, cami misin, kilise misin, git başımdan!” Gitmiyordu. Hareket de etmiyordu. Sabit sabit bakıyordu. Bu daha da ürkütücüydü.
Bu büyük bilinmez, dakikalarca sürmüştü. Arada kalkıp bakıyor, ne olduğunu anlayamayınca yine yere dönüyordum. Sırtımı kalorifer peteğine yaslamıştım. Abdullah geldi:
— (Beni kastederek) Bu yine mal mal işler peşinde. Noluyor lan? Yerde ne geziyon? Ahahaha!
— Dışarıda bi’ şey var.
Dışarı baktı ve:
— Sen birlikteki canlıları bilmiyon mu da laa? Koyktun mu şen yavyuumm, kıyamam. Tavşan lan o!
— Nasıl tavşan?
— Bildiğin yabani tavşan, topraamm. Hayatında hiç mi görmedin? Dut feneri de bak.
Evet, gizem çözülmüştü: O beni çok korkutan, yerde oturup kalmama sebep olan gözlerin bir tavşana ait olduğu anlaşılmıştı. Birlikte pek çok tavşan olduğunu sonradan öğrenmiştim. Hatta bazen sayıları çok arttığında yarışma düzenlenir, yakalayanlara “çift çarşı” (çarşı izni) verilirmiş. Üç-dört kişi tavşanı sıkıştırıp üstüne battaniye atarak yakalarlarmış, yakalayınca da tellerin dışına atarlarmış.
Toprağı iyi kazan ve toprak altında seyahat eden şirin dostlarımızı telin dışına atmak nasıl fayda edecekse… Askerlik işte, orayı sorgulamayın. Hatta sabaha karşı tuttuğum bir nöbette ziyaretime de gelmişlerdi:

Yazar tarafından görsel
Sonuç
Kitabı tabii ki bitirdim ancak daha fazla anlatıp ipucu vermeyeceğim. Buraya kadar olan kısmıyla kimi okurlarıma zehri saldığımı düşünüyorum. Haydi, birkaç King siparişi verme ya da en yakın kütüphaneden ödünç alma vakti.
King’in üslubu, okuyucuyu olayların içine çekerken karanlık ve ürkütücü atmosferi ustalıkla kurar. Kitap, sadece bir korku hikâyesi olmakla kalmaz; aynı zamanda ölüm, yas ve kabullenme temalarını da işler. Okurken her sayfada hem hayaletlerin hem de insanın zihnindeki korkuların peşine düşersiniz. Korkuturken hayatın en zor gerçeklerinden birini de öğretir: Bazen ölüler, ölü kalmalı.
King böyledir. Kitaplarında gördüğümüz tehlikeyi, kötülüğü, belayı, yaratığı… Can alan veya can acıtan artık her neyse, işte o asıl korku kaynağını anlatırken tam olarak göstermez. Kaynağını ya da “nasıl”ını asla açıklamayan tarzı, bu kitabında da ayyuka çıkmıştı.
Bu mezarlığı Kızılderililer yapmıştı ama nasıl? Louis sorsa da bir cevabı yoktu. Diğer eserleri de böyledir. Mesela bir başka kitabında (The Mist = Sis), bir sis vardı ve sisin içine giren insanlar asla geri dönmüyordu; bağırarak yok oluyorlardı. Sisin kaynağı neydi, içindeki neydi, anlatmaz. Nuh der, peygamber demez.
Peki siz kaybettiğiniz sevdiklerinizi geri getirmek ister miydiniz?
Sıkça Sorulan Sorular
▸Yazar askerde kaç kitap okudu?
Yazar, askerliğinin dört aylık sürecinde otuz kitap okudu. Aydın'da görev yapması nedeniyle biraz rahat bir ortamı olduğunu belirtiyor.
▸Hayvan Mezarlığı'nın konusu nedir?
Louis Creed, eşi Rachel ve iki çocuğuyla sakin bir hayat kurmak için küçük bir kasabaya taşınır. Orada, büyük çalıların arkasında gizlenen ve karanlık bir geçmişe sahip Hayvan Mezarlığı'nı keşfeder.
▸Hayvan Mezarlığı kitabının orijinal adı ne?
Kitabın orijinal adı Pet Sematary. Stephen King'in en derin ve korkutucu romanlarından biri olarak değerlendiriliyor.
▸Yazara askerde Hayvan Mezarlığı kitabını kim gönderdi?
Kitabı yazara Narem adlı biri gönderdi.
▸Yazar gece görevinde ne yaşadı?
Gece görevinde Hayvan Mezarlığı'nı okurken karanlıkta kendisine bakan bir çift yeşil, parlayan göz gördü. Şangır şungur bir sesle birlikte korkuyla yere düştü.
▸Hayvan Mezarlığı sadece bir korku kitabı mı?
Hayır. Yazar, kitabın yalnızca korku unsurlarıyla değil, insanın en karanlık duygularına hitap eden yapısıyla da akıllarda kalıcı izler bıraktığını söylüyor.
▸Hayvan Mezarlığı kitabında spoiler vermeden ne tür temalar var?
Kitap, kaybedilen sevdikleri geri getirme isteği gibi evrensel ama karanlık duygular üzerine kurulu. Yazar, ilk sayfalarda bile kitabın 'altının dolu' olduğunu hissetti.



