İnsan Biriktiren Müdür 1: Yaslandığım Çınar, Babamın Kanatları

Photo by Toomas Tartes on Unsplash
Babam, 1954’te Kayseri’nin Develi ilçesinde doğmuş, bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra okul müdürü olmuş ve otuz beş sene boyunca da bu görevini sürdürmüştür. Develi’deki tüm okulları, dönemin müdürlerini, kimi öğretmenleri, il ve ilçe milli eğitim müdürlüğü çalışanlarını… kısacası Develi’deki herkesi bilip tanıyan, herkesin tanıdığı ve çok saygı duyduğu, çok sevdiği bir insandır. Sadece bir okul müdürü olmakla kalmamış, her hayata dokunup bir iz bırakmıştır. Onunla birlikte yolda yürümek bile zordur çünkü sizi her adımda bir selam, her köşe başında bir tanışıklık bekler.
Babam: “Bilmem kimi biliyor musun? Hah, onun bilmem nesinin bilmem nesinin oğlu olur(!)”
Ben: “He he, tamam bildim (kimi zaman yalan).”
Yürümekten değil, selamlaşırken el sıkışıp kafa tokuşturmaktan yorulursunuz.
Babam, kendimi bildim bileli beni de ablalarımı da çok ama çok sevmiştir. Kapalı bir çevrede büyüdüğü için ortaokul ve lise yıllarımda sevgisini göstermekte zorlansa da artık bu konuda çok daha rahat. Tatillerde ailemle birlikte vakit geçirip üniversiteye dönmek için yanlarından ayrıldığım zamanlarda bile, vedalaşırken uzun uzun sarıldığımız anlar olmuştur.
Çocukluğumda ve ergenliğimde, hayatımda sadece “başarılı olmak” vardı. Her zaman en önde ve en iyi olmak zorundaydım. Bu kadar tanınan, bilinen birinin oğlu olmanın getirdiği hayli büyük sorumluluklarım vardı. Bu hâlimle çocukluğuma ışınlanıp küçük Alparslan’a, Alaaddin oyuncağıyla veya legolarıyla oynayan o çocuğa bir cümle söyleyebilseydim bu, “Başarmak zorunda değilsin; rahatla, sakin ol.” olurdu. O zamanlar babamla pek bir ilişkimiz yoktu çünkü ben çocuk olduğumdan erken yatardım; okul müdürü, hatta Develi’nin müdürü olan babam ise hatırladığım kadarıyla eve çoğu zaman geç gelirdi.
Ortaokul ve lise yıllarımda kibirli bir insandım. Çevrem tarafından bolca pohpohlandığım için çoğu zaman kimseyi dinlemez, yaşıtlarımın zaten çöp olduğunu ve benim zaten onlardan çok çok ileride olduğumu düşünürdüm. Ergenlik yıllarımda babamla ilişkimiz doğal olarak çalkantılıydı. Çok tanınan birisi olduğu için her hareketim istemsizce izlenirdi. İlçede kötülüğü ile ün yapmış biriyle hasbelkader bir arada görünsem “Oğlun şununla geziyor.” diye ona haber giderdi. Eve döndüğümde de görüştüğüm kişinin kim olduğu ve onunla neden görüştüğüm sorulurdu, bense soruların sebebini bile anlamazdım. Kız arkadaşım olduğunu bile benden önce bilirdi. Yani birisi beni normal bir arkadaş grubuyla görüp hemen ona yetiştirirdi. Eve geldiğimde babam
“Kız arkadaşın mı var?” diye sorar, bense
“Kız arkadaşım mı? Var mıymış? Benim niye haberim yok. Hem kimmiş ki? Develi’de birini beğenip yüzüne bakabilir miyim sence?” diye yanıtlardım.
Yazdıklarımı artistliğine yazmıyorum, bu cevabı verdiğimi kesinlikle hatırlıyorum.
Sonra üniversite yılları geldi ve o dönemde Develi’de çok daha az vakit geçirir oldum. Babamla iletişimimiz daha da azaldı; kötü değildi ama yok denecek kadar azdı. Üzülmeyin, merak etmeyin; şu an çok şükür ki süperiz!
Geçtiğimiz Ekim’de (2023 Ekim ayı) Cappadocia Ultra yarışında koştum. (Bahsettiğim yarış hakkında bir yazım yok ama bir önceki 2019 Cappadoccia Ultra yarışım ile ilgili yazımı buradan okuyabilirsiniz.) O ara annem ve babam da Develi’deydi. Kapadokya ve Develi birbirine çok yakındır. Annem ve babam bana, “Biz seni alalım, birkaç gün de burada kal.” dediler. Önce yanaşmadım. Neden?
Ben lisedeyken babam Toros’uyla bizi Kapadokya Göreme tarafına götürmüştü ama Topuz Dağı’nın tek arabalık, dar, keskin virajlı, bir tarafı uçurum yolları sağ olsun, ailece çok gerilmiştik. Yol problemli olduğu için gelmelerini, gerilmelerini, zorlanmalarını istemedim. Babam yetmiş yaşına gelmişti ama ısrar ettikleri, illa “Alalım seni.” dedikleri için ben de “Tamam.” dedim.
Koşu cumartesi günü bitmişti, pazar günü de beni almaya gelmişlerdi ama tam yolun ortalarındayken bir yağmur bastırdı ki anlatamam. Başta babam daha fazla zorlanmasın diye, “Otelin olduğu yere gelmeyin, ben meydana ineyim.” demiştim ama bardaktan boşalırcasına yağmur varken ne mümkün? “Neredesiniz?”, “Neredeler acaba?”, “İyiler mi ki?”, “Yol zaten zordu, bir de yağmur eklenince insan önünü bile göremez.” diye dokuz doğururken bir de baktım ki kapıda belirmişler. Onlara nasıl sarılmışım, nasıl sevinmişim, anlatamam. Görüşmeyeli de bayağı olmuştu. O yağmurun altında valizi zar zor taşıyıp arabaya bindim ki arabada zihnimde ne anılar, neler neler canlandı…
Arabamızın kokusu aynı eskisi gibi, çocukluğumdaki gibi. Gram değişmemiş. Zihnimde bir sürü anı canlandı: Bir cumartesi günü, sabahın köründe İlipınar’a (bostan ekip diktiğimiz arazimiz) gitmek için henüz tam olarak uyanamamışım da arabaya sürüklenmişim. Arkamda, bagajda köpeğimiz Mercan; salyalarını koltuğun yaslanılan yerine akıta akıta, kocaman ağzı açık, pabuç dili dışarıda, enseme nefesini vere vere heyecan içinde yolu seyrediyor, serbest kalmayı bekliyor. Ablalarımla bağıra bağıra Ogün Şanlısoy’un “Saydım” şarkısını söylüyoruz…
O yağmurun altında, birkaç dakika içinde bunları ve çok daha fazlasını sanki tekrar yaşadım ve içimi çocuksu bir mutluluk kapladı.
Artık Develi’deydim. Koşu antrenörüm Özgür Tetik, beni on kilometrelik toparlanma koşusu yapmam için sıkıştırmaya başlamıştı. Evden çıktım, öğrenim gördüğüm lisenin önünden geçtiğimde henüz bir buçuk kilometre olmuştu. Sadece on bir dakikada koşarak geldiğim bu yol, lise yıllarında bana ne kadar da uzak görünürdü, ne kadar gözümde büyürdü. İnanamadım, dönüşte tekrar hesapladım. Evet, kesinlikle on bir dakikaydı ve jog hızındaydım, yani kesinlikle hızlı değildim. Potansiyel bir sakatlığım da olduğundan kendimi zorlamayı düşünmedim bile. (Formunda bir Alp, kişisel rekoru olan bir buçuk kilometreyi sadece beş dakika otuz yedi saniyede koşmuştu. 5K rekorunu da daha geçen sene yine Özgür hocayla kırdı: Yirmi üç dakika, otuz saniye. 4.40 pace.)

Yazar tarafından görsel
Kendimi iyi hissediyordum. Annem ve babamla Develi’de vakit geçirmek, bana eski güzel günleri hatırlatmıştı. Develi’den İstanbul’a götüreceğim eşyaları, eski fotoğrafları seçerken çok eğlenmiştim. Çekirdeğine bayıldığımız, hatta İstanbul’a bile iki kilo çekirdek alıp götürdüğüm Emre Kuruyemiş hâlâ açıktı ama Çınaraltı Market ve Yaşar amcamız hakkında pek iyi şeyler duymamıştım. Suyolcu Kırtasiye kapanmıştı, üzülmüştüm. Zihniyetler aynıydı. Neyse oraya girmeyeyim.
Amcam vefat etmişti. Babam kendini iyi hissetmiyordu. O iyi olmadığı zaman, annem de iyi olmazdı. Bu yüzden de buraya gelmem ona da anneme de iyi gelmişti. Amcam çok sevdiğim, saygı duyduğum, çok kıymetli bir insandı. Allah rahmet eylesin.
Babama en iyi gelen şey ise dağlardı. En çok da çocukluğuyla gençliğinin geçtiği, ona dedemle ve rahmetli amcalarımla anılarını hatırlatan Develi Dağı.
“Üniversiteye kadar çocuktum; annemle ve babamla üniversiteden sonra bilinçli, kişisel gelişimini tamamlamış bir Alparslan olarak Develi’de hiç böyle boş ve güzel vakit geçirmemiştik.” Bu cümleyi birkaç ay sonra babamdan da işittiğimde çok mutlu olmuştum.
İş yerinden iki gün izin aldım. Babamın en yakın arkadaşı Emir Ali amca, ben, Mehmet Develioğlu (sıcakkanlı, tatlı bir akrabamız) ve babam. Erzak ve içmek için su aldık; yazının başından beri bahsettiğim Toros’la düştük taşlı, hatta kayalı, çukurlu, yokuşlu, toprak dağ yollarına. Temiz hava geldikçe içimiz nasıl ferahlıyor, nasıl huzurla doluyor anlatamam. Sanki Develi’den gitmiyorduk da dertlerimizden, yaşadıklarımızdan, zorluklardan gidiyorduk. Sanki dağ tepe gitmiyorduk da babamla kaybettiğimiz zamanı tamamlamaya gidiyorduk. Büyükçe bir söğüt ağacının altına demirledik. Boş poşetleri aldık elimize, çıktık mantar aramaya.
Babamla şu ana dek ettiğimiz en güzel, en keyifli sohbetleri ettik. Konuşmaktan ziyade daha çok dinledim, o uzun uzun anlattı: dedemle ve babaannemle ilgili aklına gelen anıları, amcamın futbolculuk hikâyeleri, pekmez kaynatılırken yaşananlar… Uzun zamandır aramız iyiydi, bu güzel dağ gezisiyle daha da perçinlendi. Sohbetin ardı arkası kesilmedi. Mantar topladık birlikte, yiyebileceğimizden çok fazlasını… Bir dönüyorsun ki 3916 metre yüksekliğinde koca Erciyes Dağı; bir dönüyorsun tektonik, yüzyıllar önce yerden veya Develi Dağı’ndan fışkıran lavların olduğu gibi donmasıyla oluşan kayalıklar; bir daha dönüyorsun uçsuz bucaksız bozkır ayağının altında, göz alabildiğine. İnsanın içi nasıl rahatlamaz?
Normalde yemek tarifi yazıp paylaşmaktan nefret ederim ancak bu yemekten, anımızda kıymetli bir yeri olduğu ve herkesin hazırlayabileceği kadar basit olduğu için bahsedeceğim. Acıktık, piknik tüpünde çemene yumurta kırdık. Kimi zaman acının etkisiyle, kimi zaman da dağın üşütmeyen, terletmeyen güzel havasından “Ohhh!” çeke çeke bir güzel yedik.
Bu gezimiz, babamla kaybettiğimiz zamanı yeniden kazanmamıza ve çocukluğumdaki anılarımızı tekrar canlandırmamıza vesile oldu. Hayatın en güzel yanı, sevdiklerimizle biriktirdiğimiz anılar ve paylaştığımız zamanlardır. Dağların sert rüzgârları ve zorlu yolları, babamla olan bağımızı daha da güçlendirdi. Onunla geçirdiğim bu özel anlar, hayatım boyunca hatırlayacağım ve değer vereceğim anılar arasında yerini aldı.
Bu gezimiz bana, hayatta asıl önemli olanın başarılar değil, sevdiklerimizle geçirdiğimiz anlar olduğunu hatırlattı. Gelecekte, sevdiklerime daha fazla vakit ayırıp onlarla daha fazla anı biriktirmeyi umuyorum. Dağların ıssızlığında, kayalıklardaki kuşların cıvıltıları eşliğinde babamla paylaştığımız saatler, hayatım boyunca yoluma ışık tutacak ve ilham kaynağım olacak. Her zorlu yolda, her virajda babamın yanımda olduğunu bilmek, bana ayağa kalkabilmem ve savaşa devam edebilmem için büyük bir güç ve cesaret verecek; beni, bizi daha güçlü kılacak. Umarım herkes, sevdikleriyle böyle özel anlar yaşama fırsatı bulur.
Sıkça Sorulan Sorular
▸Yazının babası kim ve ne iş yapmış?
Babası 1954'te Kayseri'nin Develi ilçesinde doğmuş, önce öğretmenlik yapmış, ardından okul müdürü olmuştur. Otuz beş yıl boyunca bu görevi sürdürmüş ve Develi'de herkesçe tanınan, saygı duyulan biri haline gelmiştir.
▸Yazar babasıyla nasıl bir ilişki yaşamış?
Yazar, babasıyla zorlu ve dönüşen bir ilişki yaşadığını anlatıyor. Bu ilişki, güçlü bir otorite figürünün gölgesinde büyümenin yarattığı karmaşık duyguları içeriyor.
▸Babanın Develi'deki toplumsal etkisi nasıl tanımlanıyor?
Baba yalnızca bir okul müdürü olarak kalmamış, her hayata dokunup iz bırakmıştır. Develi'deki tüm okulları, müdürleri, öğretmenleri ve eğitim çalışanlarını bilen, onlar tarafından da tanınan ve sevilen biri olarak tarif ediliyor.
▸Yazı hangi şehir veya ilçeyi konu alıyor?
Yazı, Kayseri iline bağlı Develi ilçesini arka plan olarak kullanıyor. Babanın hayatının ve kariyerinin büyük bölümü bu ilçede geçmiştir.
▸Yazının genel tonu nedir; anı mı, eleştiri mi?
Yazı kişisel bir anı ve iç hesaplaşma tarzında kurgulanmış. Ne salt bir övgü ne de sert bir eleştiri; zorlu bir ilişkinin dürüstçe ve duygusal bir dille aktarıldığı bir aile hikâyesi.


